valitse kieli  
 عربي Brasileiro
 Български 简体中文
 繁體中文 Čeština
 Dansk Deutsch
 English Español
 Eesti فارسی
 Français Ελληνικα
 ישראל हिन्दी
 Indonesia Italiano
 日本語 한국어
 Magyar Melayu
 Norsk Nederlands
 Polski Português
 Română Русский
 Slovenčina Svenska
 Suomi Tagalog
 Türkçe Українська
 ภาษาไทย Tiếng Việt
  Olet tässä:  
 

pelaajat

 > 

gazi.bayram

 > 

blogi

tunnus / rekisteröidy
Kirjaudu
GameDesire: 8 Pallo huone: Romanian League S&G $$$

GameDesire - pelaa ilmaisia nettipelejä. Bilis, snooker, mahjong, korttipelit.

Kirjautuaksesi palveluumme selaimesi tulee sallia cookiesit.
 
   

Viimeisimmät kuvat

Etsi käyttäjää

Etsi kuva

Maailman kartta

Etsi blogia

Achievements

 
Etsi pelaaja
 
Viimeisimmät vierailijat
mario276
M 37, Puola
tiagoarcanju
mats2rapha
M 12, Brasilia
maserafi
M 24, Puola
tanaboa_br
F 31, Brasilia
cris.linda
F 20, Brasilia
xatynha
F 21, Brasilia
Xo_pensa
M 19, Brasilia
nitrolan
M 30, Brasilia
marsian71
M 37, Saudi-Arabia
 
 
   
gazi.bayramPisteet: 101


Dost'lar eşsizdir aynı bulunmayan hint kumaşı gibi bakacağın yeri iyi seçmelisin.
Latest achievements:
  •   
  •   
  •   

Viimeisin yhteys:  7 tuntia 40 minuutttia sitten   Texas Hold'em Pokeri 2004


ProfiiliAlbumitKarttaKaveritBlogiHuoneetTuloksetTurnaukset
 

SEVGİLİ(M)
Sana yazmayalı kaç zaman oldu, unuttum. Güzel bir düş görüp uyandıktan sonra ne kadar süreceğini bilmediğim bekleyişlerle bunaldığım bir akşamüstü sesini duymak, yaşamın vadet(me)diği ne varsa tanıklık etmek için yeni bir başlangıçtı. Her ilişkinin kendi tarihi vardır. “Merhaba”yla başlayan bir süreçte bizim zamanın bir yerinde kesişen ortak tarihimizin yazıldıkça bilinmezlerle git-gide daha da gizemli olmaya başlaması seni de düşündürmüş müydü? Seninle telefonda ilk buluşmamızda dolunay vaktiydi. Yaşam sanki böyle bir romantizmi denk getirmek için çok iyi bir zamanlama yapmış, bütün ömrümü etkileyecek bir sürecin ilk sahnesinde bize -ama en çok bana- hiçbir hazırlanma şansı tanımamıştı. Belki doğal olmamızın tek koşulu böyle bir yakalanma olduğu için bilinçli bir seçimdi bu. Elbette biz bunları düşünecek durumda olamazdık. Bana kolayca alışmaya başlamanda nasıl bir büyü saklıydı hiç düşündün mü? Birikmiş önyargılarının dağılması için birkaç dakikalık tanışma sözlerimiz yetmişti. Güz mevsiminin ilk ayındaydık. Ağaçlardan yavaş yavaş düşen rengini yitirmiş yapraklar, doğayı alışılmış bir hüzünle donatmak için başlıbaşına yeterliydi. Geceleri tenimi üşüten serinliklere direnmekten vazgeçip penceremi sıkı sıkıya kapatmaya başladığım günlerden birinin akşamıydı. Seninle konuşurken dolunayı izliyordum, senin de izlemen için rica etmiştim, odanın penceresinden görünmediğini söylemiştin. Bu, sendeki ilk yalnızlığım, yokluğunla ilk tanışmamdı ama bunu doğru algılayacak durumda olmadığım için üzerinde durmamıştım. Her ilişki söylenmemiş vaatlerle başlar, o ilk andan sonra geleceğe ısmarlanmış sayısız umudu barındırır. Kural bizim başlangıcımız için de değişmeyecekti. Yaşamın bunca yıpranmalardan sonra kendince bir denge kurmak için davetiye çıkardığı bir düşte gezinir gibiydik. Beyaz yakalı bir öğrenciyken aynı sırada oturduğum, okul çıkışlarında yokuşun başındaki evine girene kadar arkasından baktığım unutulmazım artık hayal olmaktan vazgeçip, yıllar sonra başka bir surette beni aşka mı kışkırtıyordu? O gece seni birkaç kez aramıştım. Her buluşmamızda biraz daha yakınlaştıktan sonra sevgili olduğumuza inanmamız bizim çocuk yanımız mıydı gerçekten? Nasıl bir buluşmayı yaşadığımızı ne kadar biliyordun, hiçbir yorum yapamıyorum. Sen çok şaşırmıştın bendeki seni görünce. Daha sonraki birçok konuşmamızda bu şaşkınlığının ipuçlarını veren sözlerine neden gülümsemiştik? Kendime ve sana soru yöneltmekten delice korkar olduğum bir mutluluk valsiydi bendeki. Ayrılık, anlamadığım bir nedenle pusudaydı sanki. -Hangi aşka ayrılık hüznü bu kadar erken çökmüş olabilirdi?- Sesimdeki titremelerde nelerin saklı olduğunu hiç anlayamamıştın. Kendimi sana cömertçe sunmakla, adresi olmayan yerlere kaçırmak arasında çatışmalar yaşarken artık ezbere bildiğim bir sahnede tek başımaydım. İkinci dolunayda artık sen yoktun. Hiç değişmeyen final bu aşkta da bir şey eksilmeden sahneye konmuş, bana yönelişin, bende kalışın bir deniz köpüğünün ömründen uzun olmamıştı. İçinde taşıdığın eski bir aşka ilişkin tamamlanmamış bir ayrılığın birikmiş kaygıları seni bunaltırken beni bütün beyninle benimseyemediğini anlamam zor olmamıştı. Kendine kalmalıydın, içini kanatan bilinmezlere bir ad koyduktan sonraki arayışlarının -belki- birincil adresi olarak, bu kez doğru kimlikle bana gelmeliydin. Bu uygar açıklamaya yüreğimin onay vereceğini keşfetmiştin sanki. Seni bilinmez(ler)e uğurlarken, gözlerimdeki buğuda neleri sakladığımı sormadın. Yokluğunda öngörülmemiş nice bedeli yüklenip nasıl bir ağırlığı taşımak zorunda kaldığımı çok geçmeden anlayacaktım. İki kişilik gelmiştin bana, giderken kavuşma adına hiçbir güvence ver(e)meyen hayalini bütün güzelliğiyle bırakıp karşılığında gözlerimi almıştın. Hiçbir başkaldırıyla karşılaşmayacağını nasıl bu kadar iyi biliyordun? Sürekli kendini üreten bir kırıklığın içinde tek başıma kalmalarımı kimsenin anlamasını istemiyordum. Sustum bu yüzden de. Kimbilir, belki en çok o zamanlarımda konuştum da dünyalılar beni duy(a)mazlardı. Sen beni bilmedikten sonra başka kime anlatabilirdim kendimi? /Sevgili, insanlık kadar çoğul olduğunda aşk kimliğini bulurdu, bilirdim. Sana bir kez bile sevgilim diyemedim. Ömrümün en büyük yenilgisi yokluğun olunca, saklanmak zorunda kalmalarım beni suçüstü yakalanmış gibi ele verirdi de kimse bir şey sormazdı. Dalıp gitmelerimde hangi gizemlerde yittiğimi kimseye söylemedim. Yalnızlık tek kişiliktir, unutma!/ Sevgili(m)... Gecenin bu saatinde sana seslenişimde ayraç içerisinde kalan o harfin taşıdığı anlamda nasıl bir yalnızlığın, yitik hayallerin, acımasızca yağmalandıktan sonra birdenbire beni bana bırakıp bilinmeyen yönlere dağılan umutların, aslında bütün bu yaşanmazlıkları yaşanır kılan ve sürekli kanayan bir yüreğin saklı bulunduğunu kim, ne kadar anlamış olabilirdi? Böyle bir tutsaklıkta, yokluğunla aynı boyutta varolmayı hangi büyüyle başarabildiğini anlamaya çalıştığım kendimle amansız bir çatışma süreci böyle başladı. Sana sonsuza kadar belki hiç susmadan sevgilim demek vardı, her defasında aşkı yeniden üreterek. Bunu hakettiğimi elbette bilirdin de beni sevgili olarak onaylamayınca, koca bir yüreği bir ayracın içine sığdırmanın cinnetle eşdeğer hükümlülüğünde kalmaktan ötesini yapamazdım. Dilime kilit vuran sen olunca susmaktan başka seçenek bırakmazdın bana. /Sustukça sen oldum, sen oldukça kendime kaldım, seni buldum. Cezasının ne zaman biteceğini bilmeyen bir hükümlüydüm sende. Aşkı taşımak tek özgürlüğüm oldu anlamalısın. Bende kendini sürekli üretirken yokluğunu aynı boyuta taşımasaydın keşke./ (Sen bunları okurken ulaşılmaz bir hayal olacağım sende. Elbette ki bunu bir karşılık olsun diye yazmıyorum. Sevgiliyle yaşamın herhangi bir ânında çekişmeye girmekteki yanılgıyı nasıl görmem? Ben o ilk buluşma ânından sonra sen olmuşken seninle böyle bir çekişmeye girersem çelişkiye düşmez miyim?) Sana aşkı yazmak, seninle, yaşamla ve kendimle yüzleşmektir en çok. Beni tutsaklığımda ne kadar yapayalnız bıraksan da aşk, en ağır zorlamalarda bile varlığını kanıtlardı değil mi? Altını çizeceğin bir tek sözümde bile hile sezersen, beni suçüstü yakalanmış bir duygu sömürgeni olarak istediğin gibi yargıla sevgili(m). Yeryüzünde yalnız senin tanıklık edebileceğin gerçek, bendeki sensin. /Ferhat, gürzünü kayalara indirirken kopan her taş parçasına Şirin’in adını tırnaklarıyla yazdı da çok azı bildi bunu./ Seni özlemenin dayanılmazlık boyutuna taşındığı anlarda elim kaç kez telefona gitti, bir türlü arayamadım. (Kaç gece hayalinin çağrısına uyup gecenin içinde sana yürüdüğümü saymadım.) Yoktun artık. Ne kadar yadsımaya çalışsam da gerçek buydu. Seninle bu ayrılık öncesindeki son konuşmamızda bir kış günüydü. Markete gidiyordun, kirpiklerine düşen kar taneleri çığlıklar atmana neden olmuştu. Gülümsemelerin bana kimyasını bilemediğim bir güç vermeye yetmişti. O akşamdan sonra karbon kağıdıyla kopyalanmış gibi birbirine benzeyen ne günlerim oldu benim, herbirinin özeti yokluğundu. Seninle bu kadar bütünleşmişken başka bir şey beklenebilir miydi? Yalnızlığın tanımını yeniden yaptım sensizliklerde. Her tanımda sen vardın, inanamadım. Amansız bir çelişkide her denklemin çözümü senken benim buna hiçbir tepkim ol(a)mazdı, yokluğun gözlerimde bir ağırlığa dönüşünce yığılıp kalmalarımda adını hecelerdim umut olsun diye... Yaşama aldanırız bazan. Acıya böyle katlanabildiğimizdendir, bu gönüllü aldanmalarımızda ertelenmiş umutlar barındırırız. Delirme sınırlarında gezindiğimizde zoraki dengeler kurarız kendiliğinden. Benim kurduğum bu dengelerde gözlerimi her defasında biraz daha çok kaçırmaların olmasa yaşayamazdım, bilesin! (O anlar yok mu ya?) Çok zaman böyle geçti. Senden hiçbir ses çıkmıyordu. Yokluğunun en zor döneminde nice yargılamalarda hep ben mi suçlu çıkıyordum dersin? Zorlama yorumlarla kendime vurduğum anlarda elimi tutan güç adaletse, bu sonucu kim belirliyor olabilirdi? -İyi ama neden her defasında ölüyordum çatışmanın sonunda? Belki daha önemlisi, neden onaylıyordum böyle bir finali?- İnsan sevince aşka ilişkin yargılarını sevgiliyle paylaşmak isterdi ama sen yoktun artık. -Böyle olunca ben yargılarımın doğruluğuna nasıl inanabilirdim kendimle kalınca, hiç düşündün mü? Ne çok bilinmeyen bıraktın giderken, bir gün anlamayacak mıydın bunu? Seni, kendimi ve bir bütün olarak yaşamı sorgulamalarımda bu kadar yalnız kalmamalıydım değil mi?- Elime telefonu alıp seni arasam, birkaç numarayı tuşlayınca sen çıkacaktın karşıma ama bir kez daha varlığının yokluğuna dönüşmesine tanık olacaktım, yap(a)madım. /Bir çocuk acımasızca kurşuna diziliyordu Her gün kentin en kalabalık çarşısında. Hiçbir şey sorulmamıştı yaşadıklarına ilişkin. Savunması yoktu. Tutanaklara ne yazılması gerektiğini kimse bilmiyordu. Kayıtlara tek bir not düşüldü: “Kimliği bulunamamıştır...”/ Bana ikinci gelişin bu çatışmalardan iyice bunaldığım günlerimden birinde olmuştu. Sesini duymak o âna kadar biriktirdiğim hüzün adına ne varsa apansız unutturmaya yetmişti. Yine akşamdı, telefonumun ekranında numaranı görünce inanamamıştım. /Sen bana hep akşamüstleri mi gelirdin sevgili(m)? Dolunay vakitleri gözlerim seni arardı, bunu ne kadar biliyor olabilirdin de yine bir dolunayda ışımıştın pelteleşmiş gözlerime? Kimbilir, kendini özlemelerin beni aramanı gerektirdiğindendi ikinci buluşmamız. Ama sen bana kendini hiç getirmediysen kendini bende nasıl arıyor olabilirdin ki? Çelişkiye düşmediğini ikimiz de biliyorduk. Seni yokluğunda ürettiğimi keşfetmiştin bu kez. Sana seninle birlikte tattığım çoğalmayı ve kendimi katarken bireyci hiçbir hesap yapmadığımı elbette doğru saptamıştın. Yaşamca sayısız kez onaylanmış bu yönelişin en görkemli gerçeği sendin./ Çok zorlu geçen nice günden sonra tutsaklığımda beni ziyarete gelen kırmızı pelerinli bir denizkızıydın. Ne durumlarda olduğumu sorar gibiydin. Ferhat’ın dağları delmek için olanca gücüyle gürzünü kayalara indirmelerinde Şirin’in kendisini ziyaret etmesi gibiydi biraz da. Ferhat’a dağları delmesi karşılığında Şirin vadedilmişti. Bana seni kazanmak adına bir güvence verilmemişken hiç sarsılmadan her sınavı atlatan bu yönelişimin Ferhat’ı aştığını ben biliyordum ama sana anlatamayacak kadar yorgundum. /Farklı iklimlerde buluşmalarımız, ırmaklarda sürüklenen güz yapraklarının kıyılara takılıp suya direnebildiği kadar kalmasından farklı olama(z)dı. Bundandır, bana her gelişin beni ayrı bir veda sahnesine hazırlamak gibiydi. Kendimde seni ne kadar üretsem de aykırı bir direnişten öte olmazdı. İlle sen(din) sevgili(m). Sana karşın sana karışamazdım değil mi? Sen bana kendin olarak gelmedikçe, bana kendini getirmedikçe yaşadığım ne varsa yokluğunda ürettiğim yanılsamalardan öte olamazdı./ (Birazdan gün ışıyacak. Dışarı çıkacağım. Hangi yöne baksam sen olmayacaksın. Ben bu trajediyi kaç kez yaşadım nasıl anlatırım sana? Kimseye tek söz söylemeden dalıp gitmelerimde gözlerime saplanan bakışları gülümseyerek geçiştirmelerimde kim, neyi, ne kadar anlamış olabilirdi, hiçbir şey bilmiyorum. Belki bilmek istemiyorum. Hükümlülüğümde susma ve seni sevme hakkımı kullanıyorum. Peki aşk tutsaklık olabilir mi? İnsanın en çok kendisi olduğu bir yönelişte ben seni severken ne kadardım? /Kendime kaçışlarımda her yönelişim sanadır anlamalısın bunu. Belki bir içerleme kadar varolabildim yaşamda, önemli mi? Sen yoksan, olmayacaksan, ben hangi kimlikle kalkarım ayağa hiç düşündün mü? Yığılıp kaldığım her yerde yokluğun çöküyor gözlerime. Hayaline kalmak seni yaşamaktı, bundandır, yalnızlığı hiç kimse benim kadar sevemezdi./ Kaç gündür İbn Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı adlı yapıtını okuyorum. Sanırım gözden kaçan kitaplardan biri bu. Kitapların da yazgısının olduğuna inanırım hep. Yazınsal değeri ya da insanı çoğaltmak adına hiçbir iş 
Postitettu 29.05.2008 11:59:56 EET(UTC+2H)
Kommentit(0) | Pysyvä linkki
 
 
   
 
vaihda kieltä: bg br bs cn cz de dk ee en es fa fi fr gr hu id il in
it jp ko lt lv ma nl no ph pl pt ro ru sa se sk th tr tw
ua vi
pokerisivu
Tietoa meistä   Ota yhteyttä   Käyttöehdot   Netiquetti
Copyright © 2003-2008 Ganymede Kaikki oikeudet pidätetään.
Yhteistyökumppanit: www.casesladder.com   www.eliters.com