choose language  
 عربي Brasileiro
 Български 汉语
 繁體中文 Čeština
 Dansk Deutsch
 English Español
 Eesti فارسی
 Français Ελληνικα
 ישראל हिन्दी
 Indonesia Italiano
 日本語 한국어
 Magyar Melayu
 Norsk Nederlands
 Polski Português
 Român Русский
 Slovenčina Svenska
 Suomi Tagalog
 Türkçe Українська
 ภาษาไทย Tiếng Việt
  Tu sei qui:  
 

giocatori

 > 

gazi.bayram

 > 

blog

login / registrati
Login
GameDesire - gioca gratis con i nostri giochi online. Snooker, pool, mahjong, backgammon, dadi, giochi di parole e carte. Punteggi, classifiche, e tornei...

Per loggarti il tuo browser deve avere i cookies abilitati.
 
   

Le ultime foto

Cerca l'utente

Cerca la foto

Mappa del mondo

Cerca il blog

Achievements

 
Cerca giocatore
 
Profili recentemente completati
alin_b_juve7
M 15, Romania
ell_bonitao
M, Iraq
madzia040718
F 18, Polonia
fredy69yq
M 39, Argentina
ewuchna30
F 30, Polonia
mr.krzys!
M 21, Polonia
*]V[!ST!CA*
[Elias##]
M 35, Brasile
madridpatrik
taurino_ssz
M 23, Brasile
 
 
   
gazi.bayramPunti: 58


Dost'lar eşsizdir aynı bulunmayan hint kumaşı gibi bakacağın yeri iyi seçmelisin.
Latest achievements:
  •   
  •   

Ultimo collegamento:  4 minuti 30 secondi fa   Poker Texas Hold'em


ProfiloAlbumsMappaAmiciBlogStanzeRisultatiTornei
 
Post:
 
Mostra i risultati nei gruppi di :
10
30


pagine: 3
1


Sevmeyi Bilmek
"İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için."
W. Shakespeare


Bir ninniyi kıskandıracak kadar güzel sesiyle çakıl taşları arasından sızıp gelen su, çimenler, dağ çiçekleri, ceylanlar, kuşlar, denizler, yeni doğmuş süt kokan bebekler, güller, toprak, rüzgarda nazlı nazlı devinen yapraklar, ağaçlar, kısacası her şey. Ne yana baksam her şey bana insanları anlatır. İnsanların inceliğini, duyarlılığını, insancıllığını, sevecenliğini ululuğunu, yaratıcılığını, sanatçılığını.

Dünyada bunca yıkım, kıyım, zulüm, ihanet ve kötülükler olmasına rağmen, yine de insanlar hakkında kötü düşünemiyorum. İnsanları öylesine güzel, öylesine derin, anlamlı, zarif incelikli düşünüyorum ki, onları güneş gibi sıcak, toprak kadar vefalı, su kadar temiz, çimenler gibi zarif, ceylanlar kadar güzel, kuşlar gibi özgür ve verimli bir toprak kadar ağır ve olgun düşlüyorum.

Ya güller, gülleri anlatacak kelime bulamıyorum, o üstün gururlu, minnet nedir bilmeyen, kendinden güzelliğinden emin, güller bana daima genç kızları hatırlatır. İnce, hassas, kızararak bakan, soluveren, hemencecik küsen, kırılan, tatlı bir söze gülümseyişe hemen açıveren yüreğini. Güller ki her yaprağı binbir mana binbir renk, ahenk ve ifade dolu.

Savaşlar, silahlar, ölümler, iftiralar, intikamlar, açlık, sefalet, ilkel ırkçılık, dini bağnazlıklar, kan, kin, nefret, bütün bunlar beni hayal kırıklığına uğratsa da; her şeye rağmen insanları güzel düşlemekten kendimi alamıyorum. Çünkü insanları yeryüzünün en değerli varlığı olarak görüyorum. Vicdan, adalet, merhamet ve sevginin, insanı insan eden ögelerin en başında geldiğini unutmayarak yaşıyorum. İnsanı insan eden bir diğer öğe ise bilinç ve düşüncedir, duyguysa olaylar karşısında ve yaşamda insanın yaşadığı acı ve sevinçtir. İyilik, dostluk, güzellik, adaletli ve vicdanlı olmak salt insana özgü bir olgudur. Çünkü insan sosyal bir varlıktır. Aydınlık ve karanlık nasıl biribirinin zıddıysa, iyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinlik de biribirinin zıddıdır. Ama evrende her şey iç içedir ve beraber yaşar. Karanlık, kötülük, çirkinlik nasıl ki körlüğü, cehaleti, zulmü, haksızlığı, adeletsizliği, vicdansızlığı, sevgisizliği, hoşgörüsüzlüğü temsil ediyorsa. Aydınlık, iyilik, güzellik de, bilgiyi, doğruyu, dostluğu, merhameti, dürüstlüğü, adaleti ve vicdanı temsil eder. Unutmayalım ki, tabiatı güneş aydınlatır, insanı da bilgi. Bilgi eğer iyinin ve vicdanın hızmetinde ise hakça paylaşım ve adalet olur. Yoksa, haksızlık, vicdansızlık, zulüm ortaya çıkar.

Yirmibirinci yüzyılda hala insanın inancına, diline, kültürüne, bilincine, düşüncelerine, görüşüne ket vurarak, baskı uygulayarak hakaret ederek bir yere varmaya çalışan sırtlanları anlamakta güçlük çekiyorum. Tertemiz bir suyu bulandırmak ne kadar kolaysa, bir insanı dininden, inancından, görüşünden, renginden, dilinden, tipinden dolayı, hor görmek, küçük düşürmek, aşağılamak, iftira atmak da belki o kadar kolaydır.

Önemli olan yaşamayı bilmek ve yaşarken de paylaşmayı, dünyada her insanın yaşam hakkına saygı duymayı, insanları anlamayı ve en önemlisi de hoşgörüyle bakmayı savunmak ve sevmesini bilmek. Her şey son derece hassas ve basit. Zor görünse de. insanları diğer canlılardan ayıran özellikler de bunlar olsa gerek…

Ama sırtlanlar gün aydınlığını sevmez. Güzellikler onların meselesi değildir. Onların gülistanı çirkinliklerdir. Nefrettir, kindir, düşmanlıklardır. Onların hiç kimseye merhameti sevgisi saygısı olmaz, hatta kendilerine bile. Yürekleri, beyinleri, kan kin nefretle doludur. Erdemleri namusları bacakları arasındadır, namusları kadar beyinleri ve yürekleri de kirlidirler.

Bence bu dünyada ihtiyacını duyduğumuz ve muhtaç olduğumuz en önemli şey sevgi, dostluk ve hoşgörüdür. Küçücük bir tebesüm ve tatlı dil, karşımızdakine verebileceğimiz en güzel hediyedir, unutmayalım. İnsanlar sevmeli, şartlar ne olursa olsun insanlar sevmesini bilmeli. Hayata hoşgörü ile bakılınca olaylara pek çok şey yumuşuyor. Bunu hepimiz de biliyoruz mutlaka, ama yine de söylemeliyiz biribirimize, hatırlatmalıyız. Çünkü yaşamın tadı ayrıntılarda gizlidir, yaşamak sevmektir, hissetmektir, anlamaktır.

Sevgi, insanlara bağışladığımız bir duygu, bir armağan. Bu yüzden bazen tek taraflı da olabiliyor ve bu yüzden bunu hiç tanımadığımız insanlara da bahşedebiliyoruz.

Severek yaşamak güzeldir, severek yaşamanın güzelliğini ve önemini farkedenler de güzeldir… Dünyada bir şey olabilmenin ötesinde çok daha önemli bir şey var aslında; insan olabilmek. İnsan olabilmenin koşulu ise tek; yüreğinde sevgi taşıyabilmek. Yoksa kim olduğumuz, nereden geldiğimiz, hangi ülkenin pasaportunda adımızın yazılı olduğunun ne önemi var. Bu dünyada sadece insan değil miyiz? Herman Hesse diyor ki, "Ben vatanseverim ama, önce insanım. Her ikisinin bir arada yürümediği yerde daima insana hak veririm". Başkalarının hep ayrılan yanlarını değil, biraz da ortak yanları ortaya çıkarılmaya çalışılmalı, sonradan yaratılan ve dayatılan din, dil, mezhep, ırk, tarikat, kültür, bölgecilik şeyhlik aşiretcilik gibi kavramlar yüzünden ve o kavramların kutsanmasından çıkan savaşlara, katliamlara, haksızlıklara karşı durulması gerekmiyor mu? İnsanlığın ortak değerleri olan hoşgörü, sevgi, saygı, barış, özgürlük, bireysel hak, adalet gibi evrensel değerlere inanmakta kimin ne zararı olabilir, insani duygulardan yoksun ve insanlıktan nasibini alamamış sırtlanlardan başka.

Yılgınlıkların yorgunlukların damarlarımızda dolaşıyor olması bizi bıktırmamalı ve de ilgilendirmemeli. Bize yüreğimiz gerekli, sevgiyi görmek ve duvarını örmek için. Korkmadan, yılmadan bozgunlardan ve sevgiyi kirleten yozluklardan.

Düşüncelerimiz, yargılarımız, önyargılarımız; ne kadar barajlar, dalkıranlar inşa etse de o yakıcı yıldırımların beynimize ulaşmaması için, ne kadar tarihsel, kültürel ideolojik gündelik paratonerimiz olsa da, bir yerden sonra, en azından şöyle kendi yüreğimizle başbaşa kaldığımızda, eminim anlarız. Eminim anlarız, bir kez olsun, biz de yürekten o soruları sorarsak kendimize, sormak durumunda kaldığımızı tahayyül edersek hiç olmazsa.


Yaşama Dair
"Yaşamaya zaman ayırın, zira zaman bunun için yaratılmıştır…
Düşünmeye zaman ayırın, başarının bedeli budur…
Sevmeye zaman ayırın, güçlü olmanın kaynağı budur…
Etrafınıza bakmaya zaman ayırın,günler bencilliğinize yetmeyecek kadar kısadır…
Terbiyeli olmaya zaman ayırın, insan olabilmenin sembolü budur"…
Goethe

 

 

 

 

''Alıntı''
 
Inviato a  22/06/2008 15:16:05 CET(UTC+1H)
| Commenti(1) | Permalink
 
Duygularım2
Özlemek; deli gibi çılgınca, coşkun dalgalar nehirler misali

Ve gelmek sana;

Dağdan denize ulaşmaya çalışan ırmak gibi, coşarak

Sevmek, çılgınca, delice, hissederek ve hissettirerek

Kavramların uzağında bir duyguyu beslemek sana

''Seni sevıyorum'' demek, doyumsuzca milyarlarca kez

Hissetmek seni olmasanda yanımda, kalbımde ta şuramda

Acısını hisetmek, yüreğimin en derininde duyduğum özlemlerinin

Anlatabilmek! acıyan yanımın sen oldugunu

Tekrar söyleyebilmek ''SENİ SEVİYORUM'' diye haykıra haykıra

Ve her gün, yeniden, yeniden aşık olabilmek sana

Ne güzel duygu… ( Aşiretimin Prensesi )
 
Inviato a  22/06/2008 03:28:38 CET(UTC+1H)
Commenti(0) | Permalink
 
Anne Kavramını Bilmeyenlere ( Yeniden)
Bir zamanlar dünyaya gelmeye hazırlanan bir bebek varmış. Bir gün Tanrı'ya sormuş: -Tanrım, beni yarın dünyaya göndereceğini söylediler, fakat ben o kadar küçük ve güçsüzüm ki, orada nasıl yaşayacağım? -Tüm meleklerin arasından senin için bir tanesini seçtim. O seni bekliyor olacak ve seni koruyacak. Meleğin sana hergün şarkı söyleyecek ve gülümseyecek. Böylece sen onun sevgisini hissedecek ve mutlu olacaksın. -Pekiiiii... İnsanlar bana birşeyler söylediklerinde, dillerini bilmeden söylenenleri nasıl anlayacağım? -Meleğin sana dünyada duyabileceğin en güzel ve tatlı sözcükleri söyleyecek, sana konuşmayı dikkatle ve sevgiyle öğretecek. -Peki Tanrım, ben seninle konuşmak istersem ne yapacağım? -Meleğin sana ellerini açarak bana dua etmeyi de öğretecek. -Dünyada kötü adamlar olduğunu duydum, beni kim koruyacak? -Meleğin seni kendi hayatı pahasına dahi olsa daima koruyacak. -Fakat ben, seni bir daha göremeyeceğim için çok üzgünüm. -Meleğin sana sürekli benden söz edecek ve bana gelmenin yollarını sana öğretecek. O sırada Cennette bir sessizlik olur ve düyanın sesleri cennete kadar ulaşır. Bebek gitmek üzere olduğunu anlar ve son bir soru sorar: -Tanrım eğer şimdi gitmek üzereysem lütfen çabuk söyle, benim meleğimin adı ne? -Meleğinin adının önemi yok yavrum, sen onu ANNE diye çağıracaksın... Şimdi O Meleklere Küfür Eden insanlıktan nasibini almamışlara sesleniyorum. Bir insan Nekadar adi olursa olsun O MELEKLERE ASLA KÜFREDİLMEZ Onlar sizi giymeyip giydiren içmeyip içtiren aç kalıp sizi doyuran gece sizleri için hiç uyumayan o meleklere nasıl kıyıpta küfür edebiliyorsunuz SİZ KENDİ ANNENİZE KÜFÜR ETTİREBİLİRMİSİNİZ ACABA?..


 


 


bBak eleman senin kim oldugunu biliyorum ama sana klavye arkasından yukarıda yazandan ötesinide söylemiyorum.


Senin gibi klavye delikanlısı 3/5 kişi var b usitede onalr temizlendimi herkez bir oh çekicek bana klavye arkasından yazdıklarının %1'ini yüzüme karşı söyleyebilirmizin? Ki söyleyemessin çünkü korkarsın sen anca burada klavye arkasında saklan ve konus ben buraya birsey yazmıyorum tekrarındayım yazılarımın fakat dünya kücük Türkiye ondan küçük İSTANBUL HEPSİNDEN KÜÇÜK adımı yaz aklını nbir yerine birgün lazım olur.

Değil 5/10 / 66877786687687678 nick alsanda fark yapmaz gazi.bayram senin gibi asalaklar ile uğraşmaz. nicklerimi taklit ederek veya farklı nickler ile yorum yapıp beni kıskırtmaya kalkma oyununa gelmem :) are you nooby :)? buda sana son olarak bu yazıda belirttiğim son cumlelerim oldu :)
 
Inviato a  19/06/2008 19:53:32 CET(UTC+1H)
| Commenti(1) | Permalink
 
sEnİ SevİyorUm
Gökyüzündeki bütün yıldızlara vermek isterdim adını

Her baktığım yıldızda seni görebilmek için

Rüzgara çalmak isterdim kokunu

Her nefes alışımda senden bir parça bedenimi sarsın isterdim

 

Adının yazılı olduğu yerlerde olmak isterdim

Aklımdan bir anlık bile çıkmaman için

Seni seviyorum  demek isterim

Canım kanım her şeyimsin demek isterim

Ki!

Bana bu güzel duyguları yaşattığın her  an için…

 

Only for you ... Aşiretimin Prensesi

 

Gazi Bayram

6/5/2008  - 02 : 45

 


 


 

 
Inviato a  05/06/2008 05:03:52 CET(UTC+1H)
Commenti(0) | Permalink
 
Benim Annem Bir Melek!!!
Bir zamanlar dünyaya gelmeye hazırlanan
bir bebek varmış. Bir gün Tanrı'ya sormuş:

-Tanrım, beni yarın dünyaya göndereceğini
söylediler, fakat ben o kadar küçük ve
güçsüzüm ki, orada nasıl yaşayacağım?

-Tüm meleklerin arasından senin için bir
tanesini seçtim. O seni bekliyor olacak
ve seni koruyacak. Meleğin sana hergün
şarkı söyleyecek ve gülümseyecek.
Böylece sen onun sevgisini
hissedecek ve mutlu olacaksın.

-Pekiiiii... İnsanlar bana birşeyler
söylediklerinde, dillerini bilmeden
söylenenleri nasıl anlayacağım?

-Meleğin sana dünyada duyabileceğin en
güzel ve tatlı sözcükleri söyleyecek, sana
konuşmayı dikkatle ve sevgiyle öğretecek.

-Peki Tanrım, ben seninle konuşmak
istersem ne yapacağım?

-Meleğin sana ellerini açarak
bana dua etmeyi de öğretecek.

-Dünyada kötü adamlar olduğunu duydum,
beni kim koruyacak?

-Meleğin seni kendi hayatı pahasına
dahi olsa daima koruyacak.

-Fakat ben, seni bir daha
göremeyeceğim için çok üzgünüm.

-Meleğin sana sürekli benden söz edecek
ve bana gelmenin yollarını sana öğretecek.

O sırada Cennette bir sessizlik olur
ve düyanın sesleri cennete kadar ulaşır.
Bebek gitmek üzere olduğunu anlar
ve son bir soru sorar:

-Tanrım eğer şimdi gitmek üzereysem lütfen
çabuk söyle, benim meleğimin adı ne?

-Meleğinin adının önemi yok yavrum,
sen onu ANNE diye çağıracaksın...


 


 


Şimdi O Meleklere Küfür Eden insanlıktan nasibini almamışlara sesleniyorum. Bir insan Nekadar adi olursa olsun O MELEKLERE ASLA KÜFREDİLMEZ

Onlar sizi giymeyip giydiren içmeyip içtiren aç kalıp sizi doyuran gece sizleri için hiç uyumayan o meleklere nasıl kıyıpta küfür edebiliyorsunuz SİZ KENDİ ANNENİZE KÜFÜR ETTİREBİLİRMİSİNİZ ACABA?..
 
Inviato a  04/06/2008 23:54:14 CET(UTC+1H)
Commenti(0) | Permalink
 
Her Yaşta ÖgrendikLerimiz...!!‏




5 * Anne ve babamin birbirlerine bagirmalarinin beni korkuttugunu ogrendim.

7* Mesrubat icerken gulersem ictigimin burnumdan gelecegini ögrendim.

12* Bir seyin degerini anlamanin en iyi yolunun bir sure ondan yoksun kalmak oldugunu ögrendim.

13* Annemle babamin elele tutusmalarinin beni her zaman mutlu ettigini ögrendim.

15* Bazen,hayvanlarin kalbimi insanlardan daha fazla isittigini ogrendim. 
( Favorim ) :)
18* Ilk genclik yillarimin keder,saskinlik,istirap ve asktan ibaret oldugunu ogrendim.

24* Askin kalbimi kirabilecegini,ama buna deger oldugunu ogrendim.

33* Bir arkadasi kaybetmenin en kestirme yolunun ona odunc para vermek olacagini ogrendim.

36* Onemli olanin, baskalarinin benim icin ne dusundukleri degil,benim kendi hakkimda ne dusundugum
oldugunu ogrendim.

38* Esimin beni hala sevdigini,tabakta iki elma kaldiginnda kucugunu almasindan anlayabilecegimi
ogrendim.

41* Bir insanin kendine olan guveninin, basarisini buyuk oranda belirledigini ogrendim.

44* Annemin beni gormekten her seferinde sonsuz mutluluk duydugunu ogrendim.

46* alnizca minik bir kart gondererek bile birinin gununu aydinlatabilecegimi ogrendim.

49* Herhangi bir isi, yaptigimdan daha iyi yapmaya calistigimda, o isin yaraticiliga donustugunu
ogrendim.

50* Sevgi, evde ogretilmemisse, baska yerde ogrenmenin cok guc olabilecegini ogrendim.

53* Insanlarin, bana, izin verdigim bicimde davrandiklarini ögrendim.

55* Kucuk kararlari aklimla, buyuk kararlari ise kalbimle almam gerektigini ogrendim.

64* Mutlulugun parfum gibi oldugunu, kendime bulastirmadan baskalarina veremiyecegimi ögrendim.

70* Iyi kalpli ve sevecen olmanin, mukemmel olmaktan daha onemli oldugunu ogrendim.

82* Sancilar icinde kivransam bile, baskalarina basagrisi olmamayi ogrendim.

90* Kiminle evlenecegin kararinin, hayatta verilen en onemli karar oldugunu ögrendim.

95* Ogrenmem gereken daha pekcok seyler oldugunu ögrendim.

 
 
Inviato a  04/06/2008 23:38:11 CET(UTC+1H)
Commenti(0) | Permalink
 
SEVGİLİ(M)
Sana yazmayalı kaç zaman oldu, unuttum. Güzel bir düş görüp uyandıktan sonra ne kadar süreceğini bilmediğim bekleyişlerle bunaldığım bir akşamüstü sesini duymak, yaşamın vadet(me)diği ne varsa tanıklık etmek için yeni bir başlangıçtı. Her ilişkinin kendi tarihi vardır. “Merhaba”yla başlayan bir süreçte bizim zamanın bir yerinde kesişen ortak tarihimizin yazıldıkça bilinmezlerle git-gide daha da gizemli olmaya başlaması seni de düşündürmüş müydü? Seninle telefonda ilk buluşmamızda dolunay vaktiydi. Yaşam sanki böyle bir romantizmi denk getirmek için çok iyi bir zamanlama yapmış, bütün ömrümü etkileyecek bir sürecin ilk sahnesinde bize -ama en çok bana- hiçbir hazırlanma şansı tanımamıştı. Belki doğal olmamızın tek koşulu böyle bir yakalanma olduğu için bilinçli bir seçimdi bu. Elbette biz bunları düşünecek durumda olamazdık. Bana kolayca alışmaya başlamanda nasıl bir büyü saklıydı hiç düşündün mü? Birikmiş önyargılarının dağılması için birkaç dakikalık tanışma sözlerimiz yetmişti. Güz mevsiminin ilk ayındaydık. Ağaçlardan yavaş yavaş düşen rengini yitirmiş yapraklar, doğayı alışılmış bir hüzünle donatmak için başlıbaşına yeterliydi. Geceleri tenimi üşüten serinliklere direnmekten vazgeçip penceremi sıkı sıkıya kapatmaya başladığım günlerden birinin akşamıydı. Seninle konuşurken dolunayı izliyordum, senin de izlemen için rica etmiştim, odanın penceresinden görünmediğini söylemiştin. Bu, sendeki ilk yalnızlığım, yokluğunla ilk tanışmamdı ama bunu doğru algılayacak durumda olmadığım için üzerinde durmamıştım. Her ilişki söylenmemiş vaatlerle başlar, o ilk andan sonra geleceğe ısmarlanmış sayısız umudu barındırır. Kural bizim başlangıcımız için de değişmeyecekti. Yaşamın bunca yıpranmalardan sonra kendince bir denge kurmak için davetiye çıkardığı bir düşte gezinir gibiydik. Beyaz yakalı bir öğrenciyken aynı sırada oturduğum, okul çıkışlarında yokuşun başındaki evine girene kadar arkasından baktığım unutulmazım artık hayal olmaktan vazgeçip, yıllar sonra başka bir surette beni aşka mı kışkırtıyordu? O gece seni birkaç kez aramıştım. Her buluşmamızda biraz daha yakınlaştıktan sonra sevgili olduğumuza inanmamız bizim çocuk yanımız mıydı gerçekten? Nasıl bir buluşmayı yaşadığımızı ne kadar biliyordun, hiçbir yorum yapamıyorum. Sen çok şaşırmıştın bendeki seni görünce. Daha sonraki birçok konuşmamızda bu şaşkınlığının ipuçlarını veren sözlerine neden gülümsemiştik? Kendime ve sana soru yöneltmekten delice korkar olduğum bir mutluluk valsiydi bendeki. Ayrılık, anlamadığım bir nedenle pusudaydı sanki. -Hangi aşka ayrılık hüznü bu kadar erken çökmüş olabilirdi?- Sesimdeki titremelerde nelerin saklı olduğunu hiç anlayamamıştın. Kendimi sana cömertçe sunmakla, adresi olmayan yerlere kaçırmak arasında çatışmalar yaşarken artık ezbere bildiğim bir sahnede tek başımaydım. İkinci dolunayda artık sen yoktun. Hiç değişmeyen final bu aşkta da bir şey eksilmeden sahneye konmuş, bana yönelişin, bende kalışın bir deniz köpüğünün ömründen uzun olmamıştı. İçinde taşıdığın eski bir aşka ilişkin tamamlanmamış bir ayrılığın birikmiş kaygıları seni bunaltırken beni bütün beyninle benimseyemediğini anlamam zor olmamıştı. Kendine kalmalıydın, içini kanatan bilinmezlere bir ad koyduktan sonraki arayışlarının -belki- birincil adresi olarak, bu kez doğru kimlikle bana gelmeliydin. Bu uygar açıklamaya yüreğimin onay vereceğini keşfetmiştin sanki. Seni bilinmez(ler)e uğurlarken, gözlerimdeki buğuda neleri sakladığımı sormadın. Yokluğunda öngörülmemiş nice bedeli yüklenip nasıl bir ağırlığı taşımak zorunda kaldığımı çok geçmeden anlayacaktım. İki kişilik gelmiştin bana, giderken kavuşma adına hiçbir güvence ver(e)meyen hayalini bütün güzelliğiyle bırakıp karşılığında gözlerimi almıştın. Hiçbir başkaldırıyla karşılaşmayacağını nasıl bu kadar iyi biliyordun? Sürekli kendini üreten bir kırıklığın içinde tek başıma kalmalarımı kimsenin anlamasını istemiyordum. Sustum bu yüzden de. Kimbilir, belki en çok o zamanlarımda konuştum da dünyalılar beni duy(a)mazlardı. Sen beni bilmedikten sonra başka kime anlatabilirdim kendimi? /Sevgili, insanlık kadar çoğul olduğunda aşk kimliğini bulurdu, bilirdim. Sana bir kez bile sevgilim diyemedim. Ömrümün en büyük yenilgisi yokluğun olunca, saklanmak zorunda kalmalarım beni suçüstü yakalanmış gibi ele verirdi de kimse bir şey sormazdı. Dalıp gitmelerimde hangi gizemlerde yittiğimi kimseye söylemedim. Yalnızlık tek kişiliktir, unutma!/ Sevgili(m)... Gecenin bu saatinde sana seslenişimde ayraç içerisinde kalan o harfin taşıdığı anlamda nasıl bir yalnızlığın, yitik hayallerin, acımasızca yağmalandıktan sonra birdenbire beni bana bırakıp bilinmeyen yönlere dağılan umutların, aslında bütün bu yaşanmazlıkları yaşanır kılan ve sürekli kanayan bir yüreğin saklı bulunduğunu kim, ne kadar anlamış olabilirdi? Böyle bir tutsaklıkta, yokluğunla aynı boyutta varolmayı hangi büyüyle başarabildiğini anlamaya çalıştığım kendimle amansız bir çatışma süreci böyle başladı. Sana sonsuza kadar belki hiç susmadan sevgilim demek vardı, her defasında aşkı yeniden üreterek. Bunu hakettiğimi elbette bilirdin de beni sevgili olarak onaylamayınca, koca bir yüreği bir ayracın içine sığdırmanın cinnetle eşdeğer hükümlülüğünde kalmaktan ötesini yapamazdım. Dilime kilit vuran sen olunca susmaktan başka seçenek bırakmazdın bana. /Sustukça sen oldum, sen oldukça kendime kaldım, seni buldum. Cezasının ne zaman biteceğini bilmeyen bir hükümlüydüm sende. Aşkı taşımak tek özgürlüğüm oldu anlamalısın. Bende kendini sürekli üretirken yokluğunu aynı boyuta taşımasaydın keşke./ (Sen bunları okurken ulaşılmaz bir hayal olacağım sende. Elbette ki bunu bir karşılık olsun diye yazmıyorum. Sevgiliyle yaşamın herhangi bir ânında çekişmeye girmekteki yanılgıyı nasıl görmem? Ben o ilk buluşma ânından sonra sen olmuşken seninle böyle bir çekişmeye girersem çelişkiye düşmez miyim?) Sana aşkı yazmak, seninle, yaşamla ve kendimle yüzleşmektir en çok. Beni tutsaklığımda ne kadar yapayalnız bıraksan da aşk, en ağır zorlamalarda bile varlığını kanıtlardı değil mi? Altını çizeceğin bir tek sözümde bile hile sezersen, beni suçüstü yakalanmış bir duygu sömürgeni olarak istediğin gibi yargıla sevgili(m). Yeryüzünde yalnız senin tanıklık edebileceğin gerçek, bendeki sensin. /Ferhat, gürzünü kayalara indirirken kopan her taş parçasına Şirin’in adını tırnaklarıyla yazdı da çok azı bildi bunu./ Seni özlemenin dayanılmazlık boyutuna taşındığı anlarda elim kaç kez telefona gitti, bir türlü arayamadım. (Kaç gece hayalinin çağrısına uyup gecenin içinde sana yürüdüğümü saymadım.) Yoktun artık. Ne kadar yadsımaya çalışsam da gerçek buydu. Seninle bu ayrılık öncesindeki son konuşmamızda bir kış günüydü. Markete gidiyordun, kirpiklerine düşen kar taneleri çığlıklar atmana neden olmuştu. Gülümsemelerin bana kimyasını bilemediğim bir güç vermeye yetmişti. O akşamdan sonra karbon kağıdıyla kopyalanmış gibi birbirine benzeyen ne günlerim oldu benim, herbirinin özeti yokluğundu. Seninle bu kadar bütünleşmişken başka bir şey beklenebilir miydi? Yalnızlığın tanımını yeniden yaptım sensizliklerde. Her tanımda sen vardın, inanamadım. Amansız bir çelişkide her denklemin çözümü senken benim buna hiçbir tepkim ol(a)mazdı, yokluğun gözlerimde bir ağırlığa dönüşünce yığılıp kalmalarımda adını hecelerdim umut olsun diye... Yaşama aldanırız bazan. Acıya böyle katlanabildiğimizdendir, bu gönüllü aldanmalarımızda ertelenmiş umutlar barındırırız. Delirme sınırlarında gezindiğimizde zoraki dengeler kurarız kendiliğinden. Benim kurduğum bu dengelerde gözlerimi her defasında biraz daha çok kaçırmaların olmasa yaşayamazdım, bilesin! (O anlar yok mu ya?) Çok zaman böyle geçti. Senden hiçbir ses çıkmıyordu. Yokluğunun en zor döneminde nice yargılamalarda hep ben mi suçlu çıkıyordum dersin? Zorlama yorumlarla kendime vurduğum anlarda elimi tutan güç adaletse, bu sonucu kim belirliyor olabilirdi? -İyi ama neden her defasında ölüyordum çatışmanın sonunda? Belki daha önemlisi, neden onaylıyordum böyle bir finali?- İnsan sevince aşka ilişkin yargılarını sevgiliyle paylaşmak isterdi ama sen yoktun artık. -Böyle olunca ben yargılarımın doğruluğuna nasıl inanabilirdim kendimle kalınca, hiç düşündün mü? Ne çok bilinmeyen bıraktın giderken, bir gün anlamayacak mıydın bunu? Seni, kendimi ve bir bütün olarak yaşamı sorgulamalarımda bu kadar yalnız kalmamalıydım değil mi?- Elime telefonu alıp seni arasam, birkaç numarayı tuşlayınca sen çıkacaktın karşıma ama bir kez daha varlığının yokluğuna dönüşmesine tanık olacaktım, yap(a)madım. /Bir çocuk acımasızca kurşuna diziliyordu Her gün kentin en kalabalık çarşısında. Hiçbir şey sorulmamıştı yaşadıklarına ilişkin. Savunması yoktu. Tutanaklara ne yazılması gerektiğini kimse bilmiyordu. Kayıtlara tek bir not düşüldü: “Kimliği bulunamamıştır...”/ Bana ikinci gelişin bu çatışmalardan iyice bunaldığım günlerimden birinde olmuştu. Sesini duymak o âna kadar biriktirdiğim hüzün adına ne varsa apansız unutturmaya yetmişti. Yine akşamdı, telefonumun ekranında numaranı görünce inanamamıştım. /Sen bana hep akşamüstleri mi gelirdin sevgili(m)? Dolunay vakitleri gözlerim seni arardı, bunu ne kadar biliyor olabilirdin de yine bir dolunayda ışımıştın pelteleşmiş gözlerime? Kimbilir, kendini özlemelerin beni aramanı gerektirdiğindendi ikinci buluşmamız. Ama sen bana kendini hiç getirmediysen kendini bende nasıl arıyor olabilirdin ki? Çelişkiye düşmediğini ikimiz de biliyorduk. Seni yokluğunda ürettiğimi keşfetmiştin bu kez. Sana seninle birlikte tattığım çoğalmayı ve kendimi katarken bireyci hiçbir hesap yapmadığımı elbette doğru saptamıştın. Yaşamca sayısız kez onaylanmış bu yönelişin en görkemli gerçeği sendin./ Çok zorlu geçen nice günden sonra tutsaklığımda beni ziyarete gelen kırmızı pelerinli bir denizkızıydın. Ne durumlarda olduğumu sorar gibiydin. Ferhat’ın dağları delmek için olanca gücüyle gürzünü kayalara indirmelerinde Şirin’in kendisini ziyaret etmesi gibiydi biraz da. Ferhat’a dağları delmesi karşılığında Şirin vadedilmişti. Bana seni kazanmak adına bir güvence verilmemişken hiç sarsılmadan her sınavı atlatan bu yönelişimin Ferhat’ı aştığını ben biliyordum ama sana anlatamayacak kadar yorgundum. /Farklı iklimlerde buluşmalarımız, ırmaklarda sürüklenen güz yapraklarının kıyılara takılıp suya direnebildiği kadar kalmasından farklı olama(z)dı. Bundandır, bana her gelişin beni ayrı bir veda sahnesine hazırlamak gibiydi. Kendimde seni ne kadar üretsem de aykırı bir direnişten öte olmazdı. İlle sen(din) sevgili(m). Sana karşın sana karışamazdım değil mi? Sen bana kendin olarak gelmedikçe, bana kendini getirmedikçe yaşadığım ne varsa yokluğunda ürettiğim yanılsamalardan öte olamazdı./ (Birazdan gün ışıyacak. Dışarı çıkacağım. Hangi yöne baksam sen olmayacaksın. Ben bu trajediyi kaç kez yaşadım nasıl anlatırım sana? Kimseye tek söz söylemeden dalıp gitmelerimde gözlerime saplanan bakışları gülümseyerek geçiştirmelerimde kim, neyi, ne kadar anlamış olabilirdi, hiçbir şey bilmiyorum. Belki bilmek istemiyorum. Hükümlülüğümde susma ve seni sevme hakkımı kullanıyorum. Peki aşk tutsaklık olabilir mi? İnsanın en çok kendisi olduğu bir yönelişte ben seni severken ne kadardım? /Kendime kaçışlarımda her yönelişim sanadır anlamalısın bunu. Belki bir içerleme kadar varolabildim yaşamda, önemli mi? Sen yoksan, olmayacaksan, ben hangi kimlikle kalkarım ayağa hiç düşündün mü? Yığılıp kaldığım her yerde yokluğun çöküyor gözlerime. Hayaline kalmak seni yaşamaktı, bundandır, yalnızlığı hiç kimse benim kadar sevemezdi./ Kaç gündür İbn Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı adlı yapıtını okuyorum. Sanırım gözden kaçan kitaplardan biri bu. Kitapların da yazgısının olduğuna inanırım hep. Yazınsal değeri ya da insanı çoğaltmak adına hiçbir iş 
Inviato a  29/05/2008 10:59:56 CET(UTC+1H)
Commenti(0) | Permalink
 
Üçüncü Mektup
(...) Beni ilk aradığın gece telefonu açtığımda bütün çabama karşın ses vermemiştin. Çok geçmeden ikinci kez aramış, özür dileyerek söze başlamıştın. Ben alışkındım sessiz telefonlara, en çok bu nedenle yadırgamamıştım seni. Hoşgörüm karşısında şaşırmıştın. Sanırım bu yakınlığı hiç beklemiyordun. Beni ailenden gizli arıyordun, her an kapatabilirdin. Kendini tanıtırken sözlüye kaldırılmış bir öğrenci gibi acemi heyecanlarla konuşuyordun. İlişkimizin ilk zamanlarından beri, yaşadıklarımızı yere-göğe sığdıramaz olmuştuk, anımsıyor musun? (Ne iyi etmiştik de birbirimizi bulmuştuk değil mi?) Kırık aşklarını anlatırdın bana. Toplumdaki aykırılıklara içerlerken kendiliğinden gelişen bir düşünce birlikteliğinde, artık eski aşkların yaşanmadığını söylerken neden bu kadar benziyorduk birbirimize? Radyo programında bana çok sevdiğimi bildiğin o şarkıyı uçururken “Uzaklardasın, ama duyuyorsun biliyorum,” derdin, gülümserdik. (Sahi neden gülümserdik? O şarkının sözlerini anımsıyor musun? Dostlukların da şarkısı olur muydu? Peki sen şimdi içimde patlayan şarkının sözlerini biliyor olabilir misin?) Yanılmadım. Farklıydın. Çağımızda git-gide ivme kazanan insan kirlenmesine direnerek taşıdığın değerleri koruduğunu, sürekli geliştirerek her geçen gün biraz daha kendini kazandığını, hangi güzelliği temsil ettiğini nasıl anlamazdım? İlk günün tadını yitirmekten korkar gibi ürkektik ikimiz de. (Birileri büyüyü bozar diye miydi bütün korkumuz?) Bu büyü, benim iflâh etmez bir aşkta yitip gittiğim günlere kadar sürmüştü. Yaşadıklarıma ilişkin kaygılarını yüklediğin sorularında beni aradığını biliyordum. Hiçbir zaman kendim olamadığımı anladığım, kaçınılmaz bir teslimiyetle beni bunaltan çıkmazlarımda sen ne kadar benimle olabilirdin hiç düşündün mü canım? -Ben kendimle değilken sen bunu nasıl başarabilirdin?- Bunda herkesten ve belki en çok senden kendimi kaçırmalarımın önemli bir payı vardı elbette ki. Sen anlamazdın, ben anlatamazdım; aslında kendimden gitmiştim de senden gittiğimi sanıp gereksiz kırgınlıklar yaşamıştın. Bu kadar kırılırken saklanmaya hakkın var mıydı? İlişkideki payını sorgulamak için daha net olman gerekmez miydi? Benzer yanlışları yaptıysak beni suçlaman ne kadar doğru olabilirdi? Gerekçelerimiz aynı değildi her şeyden önce. Aşk, karşılığını bulunca cana can katan müthiş bir enerjiydi, umutsuz kalınca ise nasıl yıkıcı olabileceğini sanırım ikimiz de biliyoruz. Ben sana daha çok muhtaçtım, anlamalısın!) Uçan bir balonun ipini bıraktıktan sonra menzili saptanmamış böyle bir uzaklaşmaya şaşırman ne kadar doğruydu? “İçimde sıradışı bir cesaret vardı önceleri. Şimdi ise tahmin edilmez bir korkunun kolları arasındayım. Bu korkuyu senin adına yaşadım. Bana belki inanmayacaksın ama ilk kez beni korkuttun. Şimdi, “Neden?” diye sorduğunu duyar gibiyim. Anlatmak biraz zor. Ama deneyeceğim: Ona öyle bir aşkın var ki bu aşk her şeyini kaplıyor. Onun dostusun, âşığısın, belki babası gibi koruyanı, annesi gibi düşünenisin. Geriye diğer dostlarına ayıracak sevgin kalmıyordu. Ayırmaya çalıştığında ise içinde karmaşa başlıyordu. İşte bu noktada senin gibi bir dostun yokluğuna alışmak zorunda kalabileceğim gerçeği korkuttu beni. Belki buna hakkım yok, ama susmadı içim. İstanbul’da olduğun zamanlar her an bekledim seni. Benim dostum gelir, dedim. Bir saatlik yolu çok bulmaz, gelir...“ Bunları yazmıştın son mektubunda. Bir dostun önünde bu durumlarda bulunmanın hüznünü benim kadar anlayamazsın. Aynı çıkmazlarda kaldığını hiç sanmıyorum. “Aklıma sen geldin. Son görüşmemizde hayli üzdüm seni. Sonra da senden çok ben üzüldüm belki. Dostluğun ayrı bir tadı var sanırım. Benim dost yüzüm biraz hırçınlaştı, yaramaz bir çocuk, önüne geçilmez bir çılgın oluverdi. Buna neden olan bir yığın etken var. Yüreğimin bir köşesi alev alev yanıyor. Bazansa buz yığınının arasında kalmış gibi oluyorum. Ne tuhaf değil mi? İki zıt duygunun önüne geçilmez sürtüşmesini yaşıyorum. Biliyor musun? Artık yaşam ağır gelmeye başladı. Aslında farklı bir dünyanın ele avuca sığmaz sevinç tablolarını çizmeye çalışan bir kimlikti yüreğime sığmayan, çok gördüler. Onca ulaşılmazlığıyla, görülmeyen felâket anlaşılır olunca, insana elde edemeyeceğini sanıp da tükettiği umutları vadeden bir melekti sevgi. Aykırı olduğumuzdan, öksüz kalmış gözlerimizle bile farkettik sevgiyi, yaralı yüreğimize sığdırdık ve yitirmemek adına sıkıca sardık onu. Çabalarımız sonucuna ulaştı mı dersin?” Sana mektubundan bölümler yazmakla mektubunu geri göndermiş gibi olmuyorum umarım. Senden aldığım bu mektup beni o kadar sarstı ki bir kopyasının da sende bulunmadığını bildiğim için yazdıklarını anımsatmak gereği duyuyorum. Hayır! Savunma yapmayacağım sana. /Bir yıldız güneş tutulmasına neden olabilir miydi? İnandığımız bütün değerleri bir anda hiçe sayan böyle bir çıkmaza düşmeyeceğimi bilmeliydin aslında. Umutsuz bir aşkın kuşatmasındaydı beynim. Seni kendime bütün güzelliğinle işlemişken, bu kuşatmanın sana etki etmemesi beklenebilir miydi? Siteminde haklısın yine de./ Dostluğumuzun bu sarsıntıdan sonra bir süre daha sürebilmesinde eski alışkanlıklarımızın payını hiç tartışmıyorum. Kendim olarak gelmeliydim sana, doğru kimliğimle yanında olmalıydım. Sen razıydın belki dış görünümünden başka hiçbir yönüyle bana benzemeyen yabancıya. İyi ama neden hiç düşünmedin, beynimdeki kuşatmayı kırıp nasıl ulaşabilirdim sana? Otobüse binip sevgiliye giden ben değildim. Belki yalnızca gözlerim benimdi, belki de her yanım aynıydı da gözlerimi beni görmemek için bütün yönleri deneyen bir yabancının gözlerinde unutmuştum. Neyi ne kadar bil(me)diğimi sana nasıl anlatabilirdim? /Bütün aynalar kırıktı. Çok zaman bir uğultunun peşinden giderken eski zaman yolcusuydum yönünü bulamayan. Her akşam başka bir bendim, yaşam kimlik denemelerinde yorardı bütün beynimi. Bir de karanlık çökünce Ankara’nın puslu sokaklarına, kaldırımlarda yalnızlık gezdirirdim hiçbir yere. Tut ki yaşam karabasandı baştan-sona. Uğultudan başka ses yoktu. Bütün sesleri sesim sandım, içinde kendi sesimi unuttum. Eskidim. En çok yokluklarda vardım, kim baksa göremezdi beni. Belki sığınabileceğim tek insan sendin de öyle aynıydık ki seninle, sana karıştığımda beni ayırt edemezdin. Arınarak gelmeliydim sana, ahtım buydu. Bütün kuşatmaları kırıp kendi ellerimle uzanmalıydım ellerine. Uykularım ıslanmış yastıklardaki eksilmelerimdi biraz da./ Mecnûn gibi çöllere düşmedim belki (önemli miydi?) 21. yüzyılda aşklar farklı yaşanıyor bilirsin. Hiçbir doktorun reçete yazmadığı aldanışlarımda sevgili düşünce aklıma, bir ömrü kaç kez yaşayıp yeniden başa döndüğümü benden başkası bilmedi! Odamın penceresindeki perdeyi çekip gece lâmbasının ışığını yakınca hayal sağanağında kalmak neydi? Çalan telefonlarda sevgilinin sesi de olmasa delirme sınırında gezinirken hangi yöne baksam felâketti... /Yaşamak hangi çelişkilerde, nasıl bir bilmeceydi? Çözümsüz soruları kendimden başkalarına sormayacak kadar doğru yaşadığıma inandım. Kendimi sana sunmaya hazır değildim, asıl bu!/ Doğduğumuz andan başlayarak yaşama son noktayı koyacağımız âna kadar geçen süreçte nelerle karşılaşacağımızı ne kadar biliyoruz? Çoğu zaman bizim dışımızda belirlenenlere uyarak kendimiz olmaya çalışıyoruz da bunu başarmak için uğraşırken taşıdığımız yanılgı payını yeterince algılayamıyoruz. Yaşadıklarımız baştan-sona bir mizansen mi? Eğer öyleyse bu mizansenlerin yazılmasında etkili olabiliyor muyuz? Ne kadar varız yaşamın içerisinde? Bana sorarsan bu sorular çok önemli herbirimiz için, yanıtları da... Dostluğumuzu bu sorular ekseninde değerlendirdin mi hiç? Kimdim ben? Bana öngörülenlere direnme şansım ne kadardı? Boyun eğmez bir kimlik taşıyordum oysa. Sevgili beni bilmemekteki kararlılığını her gün yeni bir örnekle kanıtlarken ben kendimi nasıl bilebilirdim dersin? Kaç telefonda darmadağın olduğumda yanımda kimse bulunmazdı. Sen bulun(a)ma(z)dın dostum. Aradığında ses rengimden kendince yorumlar çıkartıp kaygılandığında saklanmaktan başka seçeneğim yoktu. Dostluğun gereğidir diye içinde olmadığım buluşmalar vadedemezdim sana. /Sürekli beni sorarlardı. Susmayı yalan söylemeye yeğlediğimi belki hiç anlamadılar. Onların beklediği yerde olamazdım, onlar beni yanlış iklimlerde aramakta ısrar ederlerdi. Yıkıntılardan yeniden dirilmeye çalıştıkça bana ulaşmakta yetersiz kalırlardı./ Hüzünlerimi paylaşmamakla yanılmış olabilirim. Korkarım bu yanlışı binlerce kez yaptım, sana ve herkese... Ama tasarlanmış bir seçim değildi, bilmeni istiyorum. /Anneler yolları açık olsun diye arkalarından su dökerek uğurladıkları çocuklarına bir süre sonra cami avlusunda sarılınca içimden cenazeler kalkardı. Geceleri yatağımda uyumaya çalışırken kaldırımlardı yastığım. Bali çeken sokak çocuğuydum polisten kaçan, yorulunca da köpeklerle uyuyan kentin en kuytu yerinde. Potansiyel suçluydum, adını adalet koymuştu toplum, yargısız infazların. Alaca karanlıkta evine dönmek için yürüyen işsiz bir babaydım ve onu bekleyen çocuğuydum biraz da. Kaç surette ben vardım. Kaç kişilik yaşadım, kaç kişilik öldüm de dirilişlerimde yaşama nedenim olsun diye sevgiliyi aradım... Devrimler yapardım her gece. Bundandır, darağacında binlerce kez can verdim seher vakitleri. Gün ağardığında gül kokardı beyaz gömleğim tarihle yaşıt. Boynuma yağlı urgan değil de aşk ağrısı asmayı kimden öğrenmişlerdi, şaşırdım./ Ben bu kadar çoğul yaşarken beni tekil aramandaki yanılgının sorumlusu elbette sen değilsin. Sevmek anlıktır, insanı kaç zaman etkileyeceği emek, saygı ve anlayışla belirlenen bir süreçtir, bilirim... Yöneldiğimiz insan doğru insansa, sonsuzluğu kavrayan bir enerji bütünüdür, insana özgü değerleri sürekli üreten güzelliktir. Erdemdir, adalettir, paylaşımdır... Bana ilk tepkinde yaptığım açıklamaları yeterli bulmuştun. Konuşmamızın bir yerinde gereksiz biçimde kendini suçlayınca karşı çıktığımı anımsıyor musun? İlişkideki aksamayı tek başına yüklenerek onarmanı kabullenemezdim. Bu aksamadan sonra kaç kez buluştuk seninle telefonlarda. İçinde biriken kırgınlık tortularına ilişkin en küçük bir serzenişte bile bulunmadın. İlişkideki payını sorgularken seni sarsan etkenleri benimle paylaşmamakla nasıl yanıldın bu kadar? Sana gelmek için yaşamdan randevu koparmaya çok az bir süre kala söylediğin o söz sana hiç yakışmadı, bunu sanırım çok sonra anlayacaksın: “Seninle yalnızca aşk yenilgilerinden sonra ilgileniyordum öyle mi?” Dört yıl süren bir dostluğun bu kadar aykırı bir yorumla hiçe sayılmasının yıpratıcı etkisini uzun uzun yazmak istemiyorum. (Ne tuhaf değil mi? Birbirimize benzer yanılgılar nedeniyle kırılıyoruz sonuçta. Seninle yüzleşmek, düşünebileceğim en son felâketti. Hayır! Bunu yapmayacağım.) Beni asıl üzen, çok özel bir frekansta seninle buluşmuşken dostlukta yenilmem(iz) oldu. Benim için çok özel bir yönelişti seni yaşamak. Göçmen kuşların ulaştırmakta geciktirdiği bir şölendi sevginin vadettiği ne varsa. Ben ilişkilerde bitirmeyi bilmenin önemini kavrayabiliyorum. İki insandan birinde azalma varsa, paylaşım üretilemiyorsa ya da her nasılsa büyüsünü yitirmişse, ilişkiyi sürdürmek çok ağır bedeller pahasına olacaktır. Ben kendi adıma çoktan iflâs etmiş ilişkilerde hiçbir koşulda direnmedim. Böyle bir çıkmazda kaldığımızı senin o sözünle anladım. (Kendini, kırgınlıklarını nasıl bu kadar gizleyebildiğini sanırım hiç öğrenemeyeceğim.) Belki hiç istemeyerek aldattın beni. (Zoraki bir eylem olabilir miydi sevgi, bu kadar sıradanlaşabilir miydi?) Kaygılarını, hüzünlerini, satır aralarında değil yüksek sesle iletip savunma isteseydin benden, kazanan biz olacaktık. Yapmadın! Son mektubunda da sitemden öte değildin. Sevgi, artık anı üretemez duruma geldiğinde vakit tamamdır. Seninle böylesine kopmamız son anımız olacakmış, keşfedemedik bunu. Sayısız anının 
Inviato a  29/05/2008 10:51:18 CET(UTC+1H)
Commenti(0) | Permalink
 
Suya Yazılan Mektuplar
Ç içek Yüzlüm; Her zamankinden çok farklı bir mektup okuyacaksın. Belki biraz şaşıracaksın. Ama bu şaşkınlığının uzun süreceğini sanmıyorum. Senin gibi çok duyarlı bir insanın sevgiyle aşk arasındaki farkı anlamaması beklenemezdi. Biz, adına yaşam dediğimiz sürecin en önemli gerçeğini biliyoruz: Önce sevmek vardı. Sevdik. Sonra da aşkı keşfettik, sonucunu düşünmeyi bile insan olmamıza aykırı saydık. Meksikalı yaşlı balıkçıyı sevdik örneğin. Sevginin evrenselliğiydi bu. Afrikalı zenci çocuğu sevdik. Sarı benizli annenin çocuğunu beslerken beyaz cama yansıyan görüntülerini hiç unutmadık. Çöplükten beslenenleri görünce, bize anlatılan her şeyi unutmak istedik de bireycilik olur diye vazgeçtik. Ormanlarda birlikte yandık. Acıkmış kedi yavruları bulurduk çocukluğumuzda; koynumuzda ekmek kaçırıp çatı aralarında beslerken anne olurduk, baba olurduk. Büyükler maddeye ne kadar aldandılarsa, o kadar anlamazlardı bizi. Sevgi, bizim en güçlü yanımızdı ve en zayıf yanımız. Ağlamayı, önce sevgilerde öğrendik. /Sevgiydi, inandık. İnsan, varlık nedenini yok sayamazdı. Telefondaki apansız bir sesti sevgi, soluktu. Dokunmaktı biraz. Yollar yürümekti. Bilinmedik zamanlarda yanyana oturup gülümsemekti. Pencere önlerinde ufka dalıp boşluklarda yitip gitmekti. Uzaklarda, çok uzaklarda yol bilmez kuşların kırık kanatlarına bağlı pusulalarda yazanı beklemekti sevgi. Özlemekti./ Özledik. Sevgi (ve aşk) din olsaydı, ibadeti emek olurdu. İnandık. /Bir arı çiçeğe konarken kanatlarını çok çırparsa, incitecek diye korkanlardandık./ Yaşamın hüznünü paylaşarak azaltmayı umuyorduk, onlar çocuk yanımızı kanatıp giderlermiş tek söz söylemeden. /İnsanlar gördük, dost sandık. Biz bir ses duyumu özlerken, yalan sevgilerin hoyratlığında kendine kimlikler arayan. Duymayan insanlar gördük, bütün çiçeklere renk körü bakan. Telefonlarda sesimiz her defasında susuz topraklar gibi çatlaktı da onlar bizi anlamazlardı. “Sevenlerin hor görüldüğü dünyada” aykırı mevsimlerde çığsı çığsı ıslanırdı da saçları, güneşe bakamazlardı. Bizi bilmezlerdi. Sormazlardı. Anlamazlardı./ Yaşamdaki bu rolleri hiç değişmezdi. Sevginin araç değil, amaç olduğunu, ancak bu yaşam kültürüyle varolabileceklerini bir türlü kavrayamazlardı. /İlgi gördükçe dev aynasına bakıp taşıyamadıklarını kusarlar, ayna kirlendikçe kendilerini göremezler, gittikçe küçülürlerdi. Büyüdükçe küçülmenin gizini hiçbir zaman çözemediler./ Gerçek olan şu ki sevgiyi bilmeyen yaratıkların aşkı bilmeleri de beklenemezdi. Sevgi ve aşk, insanla diğer canlılar arasındaki en belirgin farktı. Onların ilâhlarıysa, maddeydi. /Dördüncü tür yaratıktılar. Yüzlerce yıl öncesi kavimlerin putlara tapması gibi, maddeye taparlardı. Kendi ürettiğine tapan ilkel yaratıklar olmaları zorlarına gitmezdi. Bütün toplumları mitoz bölünmeyle çoğalarak kuşattılar. Ülkeler yönettiler. Roma’yı yakarken lir çalıp oynamak, sıradan bir eğlenceydi onlar için. Kâbil’den beri cana kıydılar. Ateşle beslenirlerdi, suları kirlettiler. Artık herkes olabilirlerdi. Sevgi borsaları kurdular kentlerde. Kazandıklarını ya ömür boyu biriktirdiler ya da yeni ilâhlar elde etmek için harcadılar. Yalnızca sömürdüler. Parazitlerin işi de buydu, farklı olmadılar. Olsalardı, insandılar. Sevgiyi karıncanın besin kırıntısını bilmesi kadar bilmediler. Bilemezlerdi. Geleceğe yazacakları insanca hiçbir şeyleri olmadı. Aşkı farketmeyecek kadar aykırıydılar. İnsan ticareti, imanlarının tek ibadetiydi. Umut aldılar, acı sattılar. İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde yalanlarını gizlemek için tanıklar bulmaları zor olmadı. Birer Hüsrev’diler, Ferhat’ı bilmezlerdi. Şirin’den içindeki ateşi bastıracak bir söz duymadığı için, uzattığı incileri yerlere serptiğini gördüler de budala sandılar. Anlamaları için insanlığın aynasını tutmak istedik yüzlerine, yoktu. Onlar ne kadar varsalar, yüzleri o kadar yoktu./ Varoldukları ilk günden beri yeryüzünün hiçbir bölgesinde sevgi toplumları oluşmadıysa, bundandır. Yüzyılların birikimiyle oluşan aşk kültürünü kavrayabilecek derinliği olmayanlardan aşk beklemek gereksiz bir iyimserlikti ama biz, her aşkta aslolan umudumuzla yine de sevdik... /Aşktı, inandık. Bedellerin kimi zaman yaşam pahasına ödendiği bir uygarlıktı aşk. Bulutların rüzgârından üşüyen Annabel Lee’ye ağlarken sevdalı olmaktı./ Biliyorduk. Yaşam, kimsenin anlayamayacağı dengesiyle her gündoğumunda sunduğu umudu akşam çökünce durduk yerde alırdı gözlerimizden. Böyle nice günler yaşayarak geldik bugünlere, biz neler gördük... /Sevgililer gördük, seveni yangınlarda bırakıp, yabancı tenlerde kendini tüketen. İhanetler gördük. Yalanlar gördük, bizim olan her şeyi bir bir yağmalayan. Artık ağlamak vaktiydi. Ağladık. Apansız terkeden sevgiliye değil, kendimize ağladık. Aşk üzre, aşka ağladık. Kimseler bilmezdi bizi. Canımızı adadığımız sevgili bilmezdi. Kahrettik. Karabasanlar çöktü gözlerimize. Bir gün bile ah etmedik. Sevdik. Hepsi bu! Yalnızlık hiç bu kadar anlamlı olmadı./ Sevmek, yalnızlığı göze alabilmektir çoğu zaman. Her yıkıma hazırdık. /İnsandık. Sevdik. Yaşadık. Yanılmadık./ Yanılanlar; ihanetin, yalanın, onursuzluğun çıkmazında ömür tüketip yaşadığını sananlardır. Yüzyılların birikimi bilgilerle insan, bilimler üretti. Bu bilimlerle evrenin derinliklerini keşfetti. Her galaksiye ayrı ayrı ad koydu. Hangi kuyruklu yıldızın yeryüzünden çıplak gözle ne kadar süreyle görülebileceğini yüzde yüz doğru olarak saptayabildi. Gezegenlerin çapını ölçebildi vs. İnsan akıllı bir varlıktır çünkü. Şimdi sormanın tam sırasıdır bence: Akıl nedir? Anlama ve düşünme yeteneğinin bileşiminden oluşan yetiye akıl demiyor muyuz? Bir soru daha: Böylesine akıllı olan insan eğer sevginin önemini, dahası, aşkın olmazı olur yapan gücünü keşfedemediyse, hangi akıldan söz ediyoruz? Tarih boyunca nicesi, hiçbir canlı türünün yapamayacağı zulümleri yapmadı mı kendi türüne? Böyle olunca da bu yaratıklara insan denebilir miydi? Sevgiyi keşfedebilselerdi nice yanlış yaşanır mıydı? İnsan, bedeniyle değil, beyniyle insandır. Nicesi, Sevgi Günlüğü’nde aşkı çok iyi yazdığımı söylüyor. Bunun olanaksız olduğunu biliyorum. Bu, benim eksikliğim değil, aşkın fazlalığıdır. Okyanustan bir kova su alıp incelemek okyanusun bütününü anlamak için yeterli olabilir mi? Derinliklerde neler olduğunu kaç kişi görebildi? Kaç kişi bu okyanusun sularına dalıp derinlik sarhoşluğuna kapılmayı göze alabildi? Aşkta sürekli bir keşfetme ve çözümleme vardır. Sevenler bu gerçeğin emekçisi olabildiler mi? Elde edince aşk bitiyor demek, ne büyük aldanıştır. Saygı olmadan hangi birliktelik sürebilirdi ki? Saygının sevgiden ve aşktan daha duyarlı olduğunu anlamak gerekmez miydi? Bir nesneyi elde edince, artık eski öneminde değildir. Bunun ekonomi biliminde açıklaması bellidir. Ya sevgili? Bu, onun için de geçerli olabilir mi? Hani bizim canımızdan çok sevdiğimizdi? İçi boş kalmış, emeksiz “seni seviyorum”larla ne kadar aşk? Aşka bireyci bir faydacılıkla yaklaşmanın adını koyma zamanı gelmedi mi? Onların aşk sandığı, aşkın ülkesine giden yolda toz zerresi bile olamaz. Sevgiliyi kendilerine benzetmeye çalışırlar. Onun bir dünyası olabileceğini anlamak istemezler. Vitrindeki süs eşyasıyla sevgiliyi aynı görmenin aşkın kitabında yeri yoktur. /Durdukça yeni biçimler deniyordu. Birer kuklaydı ürettikleri. Bulduğu her biçim, kendini yadsıyordu. Aşkını anlatacak söz bulamıyordu. “Senden başkası olmayacak,” diyordu sürekli. Biçim denemeyi de sürdürüyordu. Binlerce yapay sevgilisi oldu, herbiriyle aslını aldattı./ Önemli olan sahiplenmenin çıkmazına düşmeden sahip çıkmayı öğrenebilmektir. Aşkı bilenler, bu gereksinmeyi ayırt ederler. Sevgilinin sorunlarını benzeri görülmemiş dayanışmayla çözmeye çalışmak, aşkın ibadetidir. Sevgilinin en küçük sağlık sorunu bile sevende karabasana dönüşür. Felâketin eksi sonsuz, çılgınca yaşanan sevinçlerin artı sonsuz olduğu süreçte grafik eğrisi eğer bu değerler arasında gidip gelmiyorsa, aşkın yaşanabildiği söylenir mi? Aşk, içimizde patlamalarla yaşanırsa aşktır. Mecnûn, Leylâ’sının aşkından çöllere düştüğü zaman kimse anlama(z)dı onu. Saçı sakalı birbirine karışmış, gözleri sevdiğinin özlemiyle pelte pelte olmuş bir seveni kaç kişi anlayabilirdi? Yaşam, ona Leylâ’sının dönüp geleceğine ilişkin hiçbir güvence vermiyordu. Onu sonsuz zamanlar üzre yitirmiş olabileceğini düşünerek yanıyordu. Sevgiliyi yitirme korkusunu içimizde bıçak gibi saplı duyduğumuz zaman, aşktır. Emanet can taşıyoruz. Yaşamı birlikte doyasıya tadarak varolduğumuz sevgili, beklemediğimiz bir anda yitip gidebilir. Yaşamın bu riski süreklidir. Seven, aşkı bu korkuyla yaşar. Yaşam, önce sevgiyi öğretir bize, sonra aşkı. Önümüze getireceği her sınav, binlerce bilmecenin çözümü için tek şansımızdır. Sevdiğimize gönlümüzü veririz. Bu, bizim insan yanımızdır. Sevgili, böyle bir inceliği anlayamıyorsa, kaçınılmaz biçimde bunu belli edecektir. Yaşam, kaç zaman sonra gönlümüzü geri verecektir ama karşılığında bedel isteyecektir bizden. Bizim olanı bize geri vermek için bedel isteyecektir. Yeni bir aşkta mutluluğu bulmak adına ise hiçbir güvence sunmayacaktır. Yaşam böyle bir haksızlığı yapınca, boynumuzun bükük kalması boşuna değildir. Aşkta ihanet, bütün yıldızların aynı anda sönmesi kadar uzak bir olasılık olsa da nicesi yaşanmadı mı? Bu duygu sefaletine de birçok özür bularak savunmaya geçmediler mi? Asıl ihanetin “duygusal ihanet” olduğunu, bedensel aldatmaların yalnızca bir “kaçamak” sayılacağını ileri sürüp küçülmediler mi? Cinsellik karşısında bozguna uğrayan duygulara bile aşk demediler mi? Her insanın aşkın farkında olduğuna inanıyorum. Öyleyse, aşk adına yaşanan yanlışları anlamak gerekmez mi? Bazı insanlar, sevgiye inandıklarını söyleyip aşkı yadsırlar. Gerekçe olarak da “bir gün aşkın biteceğini, geriye -eğer kalırsa- sevginin kalacağını, bu durumda aşkın geçici bir saplantı olduğunu” kendilerince süslü örnekler vererek açıklarlar. Çevrelerinde kendilerini onaylayacak kişileri bulmaları da zor olmaz. Bu durumda, zamana, aşka ve kendi geçmişlerine karşı utku kazanmış bir komutan gibi gururlu bakışlarla konuşmayı sürdürürler. Bazıları bilgiç oldukları için, aslında “yürekten sevgiye” inandıklarını, aşkın ise palavradan başka bir şey olmadığını söylerler. Bunların etkileme gücü de çoktur. Ama dostla sevgili arasındaki farkı hiçbir zaman açıklayamazlar. Tartışmada yenilgiye razı olamayacakları için, sığ örneklerle kavram kargaşası oluşturup tezlerini işlemeyi sürdürürler. Sevgiye inanıp da aşkı yadsıyanların tezlerini tartışmaya bile gerek yoktur. Böceklerin bile binlerce türü olur da duyguların tekdüze olması beklenebilir miydi? Bilimin de kabul ettiği aşk gerçeğini yadsımak anlamsız bir kaçıştan başka bir şey olamaz. (Bu arada, bilimin aşkı kabul etmesi ne kadar önemliyse, aşka ilişkin çözümlemelerde bulunması da o kadar saçmadır.) Her aşkın temelinde sevgi vardır. Böyle olduğu için, dostlukların aşka dönüştüğü çok görülmüştür. Çünkü, aşkın ve dostluğun ortak paydası insan sevgisidir. Sevginin dostluk aşamasından sonra aşka yönelen birliktelikler, aşkta sonsuzluğa ulaşabilme şansını elde ederler. Aşkı yadsıyanların kendi tarihlerinde aşk adına yaşanmış sayısız yenilgileri vardır. Bu yenilgilerden geriye kalan öfke, onlarda aşktan öç alma duygusunu körükleyince, yanılmaları kaçınılmazdı aslında. (Aşktan öç almaya çalışmak, bir insanın beslenemediği sofrayı yıkmaya çalışmasından farksızdır. Aç kalacak olan kendisidir.) Aşk, çok az insanın yaşayabileceği, kendi doğasına ters düşen, dış dünyanın zorladığı bütün etkenlere direnen bütünleşmedir. Aşkı bilmeyenler, evliliğin aşkı bitirdiğini söylerler. Aşka ilişkin önyargılara dönüşen binlerce yanılgıdan biridir bu. /Bütün çiçekler güzeldi, imrendiler. Birlikte büyüteceklerdi, anlaştılar. Kadın, suyunu verecekti; adam, güneşe çıkartacaktı, toprağını havaland 
Inviato a  29/05/2008 10:44:38 CET(UTC+1H)
Commenti(0) | Permalink
 
''Sevgili''
Bir gül kokusu siniyor içime
Yabani otların kalleş gölgesinde
Hatıralar sorgular tüm bedenimi
Bir kuş misalı çırpınır yüreğim

Haykırıyorum yetişmiyor sana sesim
Gel tükenmeden nefesim
Caddeler sessiz caddeler sensiz
Oysa sesine muhtaç
Gel artık sevgili
Tükendi tükenecek sesim...

Gün ışığı karartır gözlerimi
Ve şair olmuş Aşığın dizelerini
Gönül bu ferman dinlemez
Hayalin ayakta tutar beni
Gel artık sevgili
Tükendi tükenecek sesim....
 
Inviato a  17/05/2008 13:29:20 CET(UTC+1H)
Commenti(0) | Permalink
 
pagine: 3
1



 
   
 
cambia lingua: bg br bs cn cz de dk ee en es fa fi fr gr hu id il in
it jp ko lt lv ma nl no ph pl pt ro ru sa se sk th tr tw
ua vi
vai alla pagina principale del poker
Su di noi   Contatta   Termini del Servizio   Netiquette
Copyright © 2003-2008 Ganymede Tutti i diritti riservati.
Partner Ufficiali: www.casesladder.com   www.eliters.com