bize hep kendini daha farkli gösterdin sana küfredenlere blog acanlara kurandan ayetler koyuyordun siteye bisey saniodum seni yanilmisim melise yaptigin hakaretlerden asaglik kelimelerden sonra cidden insanlari taniyamadigimizi daha iyi anladim sadece yazik diyorum sana birde orda nickini alamadikca bloglarda satasmalara dvm edecegini yazmissin ya gercekden uzucu Allah islah etsin.onurlu olan birisi karsisindaki dusmanida olsa hic kimseye " asifte yanasma" demez :(
Publicada em 26-06-2008 16:20:43 CET(UTC+1H) | Link permanente
Sağanak sağanak döktü suyun tüm sırlarını.. Sonra göle gitti su. Ona anlattı derdini. Bu arada bulut suyun sırrını yağmur yapıp, dolu yapıp, kar yapıp savurduğu için, zaman zaman taşıyordu göl ve çıkıyordu suyun sırrı iyice açığa.. Sonra nehre verdi su sırrını. Nehir de aldı suyun sırrını çekti gitti..
Dereye verdi. Dere biraz daha yavaş olsa da nehirden, o da götürdü suyun sırrını bir başka bilinmeze... Çağlayanlar, şelaleler, akarsular. .. Hepsi kayboluyordu bir anda..
Sonra bir gün su takip etti dereyi. Dereye okyanusa kavuşunca farketti su, bütün sırlarının akarsularla, çağlayanlarla, ırmaklarla... okyanusa taşındığını.
Karar verdi su. Sırrını okyanusa verecekti. Öyle de yaptı zaten. Tüm sırlarını okyanusa verdi. Artık suyun sırrını okyanustan başkası bilmiyordu. Ne taştı okyanus, ne bir başkasına taşıdı suyun sırrını, ne de kurudu....
Geçenlerde karşılaştık suyla. Bir bardaktaydı. Suskundu. Çok uğraştım konuşturamadım. Ben tam giderken ''Dur !'' dedi su. Durdum! ''Okyanus yürekli dostlar bulmadan sakın konuşma! Taşıyamazlar, kaldıramazlar senin yükünü, canını yakarlar, utandırırlar.. ..'' dedi.
Publicada em 25-05-2008 06:24:33 CET(UTC+1H) |
Comentários(2) | Link permanente
Daha numarayi çevirirken, nasil bilmiyorum ama, numaranin yanlis oldugunu biliyordum. Telefon iki kez çaldi, sonra birisi açti. Ters bi erkek sesi, "Yanlis numara!" dedi ve telefonu yüzüme kapatti. Canim sikkin, bir daha çevirdim. Ayni ses, "Size yanlis dedim!" dedi ve yine yüzüme kapatti. Yanlis numarayi çevirdigimi nereden biliyordu? Bu olay oldugunda New York City Polis Departmani'nda çalisiyordum. Bir polis her zaman merakli -ve kaygili- bir insan olmak konusunda egitim görür. Ve ayni numarayi üçüncü kez çevirdim. "Yeter artik," dedi adam. "Yine sen misin?" "Evet, benim," diye yanitladim onu. "Daha agzimi bile açmadan yanlis numarayi çevirdigimi nereden biliyorsunuz?" "Bunu da sen bul!"
Telefon yüzüme kapandi. Ahize elimde kalakaldim oturdugum yerde. Adami bir daha aradim. "Buldun mu?" dedi. "Aklima bir tek sey geliyor... Sizi kimse aramaz." "Tamam buldun!" telefon dördüncü kez yüzüme kapandi. Sinirlerim gevsedigi için, gülerek aradim adami bu kez. "Simdi ne istiyorsun?" diye sordu. "Yalnizca... bir merhaba demek istedim." "Merhaba mi? Neden?" "Ne bileyim. Sizi kimse aramiyorsa, bari ben arayayim dedim." "Peki. Merhaba. Kimsiniz?"
Sonunda basarmistim. Meraklanma sirasi ondaydi. Kendimi tanittiktan sonra, ona kim oldugunu sordum. "Adim Adolf Meth. Seksen sekiz yasimdayim ve son yirmi yildir bir gün içinde telefonla bu kadar aranmamistim, yanlislikla olsa da!" Ikimiz de güldük. Yaklasik 10 dakika sohbet ettik. Adolf'un ne ailesi, ne de bir arkadasi vardi. Yakinlarinin tümü ölmüstü. Sonra ortak bir özelligimiz oldugunu kesfettik: New York City Polis Departmani'nda tam 40 yil çalismisti. Orada asansör görevlisi olarak çalistigi günlere iliskin anilarindan söz ederken sesi çok içten geliyordu. Kendisini tekrar arayip arayamayacagimi sordum. "Neden böyle bir sey yapmak istiyorsun?" diye sorarken saskinligini saklayamiyordu. "Ne bileyim. Telefon arkadasi olabiliriz, hani su mektup arkadaslari gibi." Tereddüt etti. "Bence bir sakincasi yok... Yani yeni bir arkadasim olmasinin."... Sesi oldukça duyarliydi bu kez.
Ertesi gün ögleden sonra ve sonraki günlerde Adolf'u yeniden aradim. Sohbeti tatliydi. Bana I. ve II. Dünya Savasi anilarindan, Hindenburg felâketinden ve diger tarihi olaylardan söz etti. Çok etkileyiciydi. Ona evimin ve ofisimin telefon numaralarini verdim, böylelikle o da beni arayabilecekti. Aradi da, hemen her gün.
Yalniz ve yasli bir adama karsi iyilik yapmak degildi amacim yalnizca. Onunla konusmak benim için önemliydi, çünkü benim yasamimda da büyük bir bosluk vardi. Yetimhanelerde, bakici ailelerin yaninda büyümüstüm, hiç babam olmamisti. Adolf yasamimda yavas yavas babam yerine koydugum bir insan olup çikti. Ona isimden, üniversitedeki derslerimden söz ediyordum.
Adolf yavas yavas yasamimda psikolojik danismanim rolünü üstlenmisti. Üstlerimden biriyle aramdaki anlasmazliktan söz ederken, yeni arkadasima, "Onunla aramdaki bu sorunu bir an önce çözmem gerekiyor" dedim. Adolf, "Acelen ne?" diye uyardi beni. "Birak aranizdaki olaylar biraz yatissin. Benim yasima geldiginde, zamanin pek çok seyin ilaci oldugunu anliyorsun. Isler kötüye giderse, o zaman konus onunla." Uzun bir sessizlikten sonra, "Biliyorsun," dedi sakin bir sesle. "Seninle kendi oglumla konusuyormusum gibi konusuyorum. Her zaman bir ailem ve çocuklarim olmasini istedim. Bu duygunun ne oldugunu anlayamayacak kadar gençsin." Hayir, degildim. Ben de hep bir ailem ve bir babam olsun istemistim. Fakat ona hiçbir sey söylemedim. Çok uzun zamandir yüregimde tasidigim aciya daha fazla katlanamamaktan korktum.
Bir aksam Adolf 89'uncu dogum gününün yaklasmakta oldugunu söyledi. Kendi ellerimle hemen çok büyük bir dogum günü karti hazirladim. Kartin üzerinde bir dogum günü pastasi ve 89 tane mum vardi. Bütün is arkadaslarimdan, hatta komiserimden bile karti imzalamalarini istedim. Yaklasik 100 imza oldu kartta. Adolf'un bundan çok hoslanacagindan emindim. Dört aydir telefonda sohbet ediyorduk, artik yüz yüze gelmemizin zamani gelmisti çoktan ve karti kendi elimle götürmeye karar verdim.
Kendisini ziyarete gidecegimi söylemedim Adolf'a. Bir sabah oturdugu apartmana gidip, arabami sokaginin basina park ettim. Apartmana girdigimde bir postaci elindeki mektuplari ayiriyordu. Adolf'un adinin yazili oldugu posta kutusunu kontrol ederken postaci dogru yerde oldugumu isaret etti basiyla. Evet 1H no.lu dairede yasiyordu, durdugum yerden yaklasik on metre ileride.
Yüregim heyecanla çarpiyordu. Acaba telefonda kurulan aramizdaki kimyasal yaklasim, yüz yüze de kurulacak miydi? Içimden bir süphe duygusu gelip geçti. Belki de babamin beni reddettigi gibi o da reddedecekti.
Adolf'un kapisini çaldim. Yanit gelmeyince daha hizli çaldim bu kez. Postaci basini kaldirip bana bakti.
"Kimse yok," dedi. "Evet," dedim, kendimi biraz tuhaf hissediyordum. "Telefonu yanitlamasi kadar uzun sürüyorsa, kapiyi açmasi da." "Akrabasi falan misiniz?" "Hayir, arkadasiyim yalnizca." "Çok üzgünüm," dedi üzgün bir sesle. "Bay Meth önceki gün öldü." "Öldü mü? Adolf mu?"
Bir an verecek bir yanit bulamadim. Saskinlik içindeydim, inanamiyordum bir türlü isittiklerime. Sonra kendimi toparladim, postaciya tesekkür ettim ve disariya çiktim.
Arabama dogru yürürken gözlerim yaslarla doluydu. Tam köseyi dönerken, bir kilise gördüm ve o anda Incil'den su tümce geldi aklima: Bir arkadas her zaman sever.
Özellikle öldükten sonra, dedim içimden. O anda bir seyin farkina vardim. Yasamlarimizdaki güzelliklerin farkina varmak kimi zaman ani ve beklenmedik bir olayla mümkün olur. Simdi, yasamimda ilk kez, Adolf'la birbirimize ne kadar yakin oldugumuzu anladim.
Her sey ne kadar da kolay olmustu, bir dahaki sefere kendime yakin bir arkadasi çok daha kolayca bulacaktim. Yavas yavas bir sicaklik kapladi bedenimi.
Adolf'un ters sesini isittim: "Yanlis numara!" Sonra kendisini neden bir daha aramak istedigimi sormasi geldi aklima. Yüksek sesle, "Çünkü sen benim için önemlisin Adolf!" dedim. "Çünkü ben senin arkadasindim."
Açilmamis dogum günü kartini arabamin arka koltuguna koydum ve direksiyona geçtim. Arabami çalistirmadan arkama döndüm, "Adolf," diye fisildadim: "Ben yanlis numara çevirmedim. Sen benim arkadasimdin."
Publicada em 12-05-2008 19:40:47 CET(UTC+1H) |
Comentários(7) | Link permanente
Diyelim ki balıkmışım ben, Sen de balıkçı. ikimizde biliriz sineğe bile kıyamazsın Öyle boş oltayı atarsın denize, Bilirsin salak oLmadığımı, Ama aşık olduğumu bilmezsin. Ben sana inat yakalanirim. Şaşırırsın, nerden çıktı bu diye Istedigin balık degil ki, Oturmak iskelede. Mecbur çekersin yukarıya. Acı çekiyorum ne de olsa. Dedim ya kıyamazsın... Uzanırım avuçlarına. Dudaklarıma dokunursun, iğneyi çıkartacaksın ya, Yoksa sevdiğinden falan degil... Bilirim senin yaninda Yaşayamayacağımı. Sen de bilirsin, Öldürmeye kıyamazsın, Bakarsın avucundaki aptal balığa, Ben de sana... Sonra beni kurtarmayı seçersin, Ben avuçlarında ölmeyi seçmistim oysa..
Bırakırsın denize. Yüzünde kahraman gülümseme. Hayat kurtardın ya biraz önce. Sessizce boğulurken mavilerde Son kez bakarım iskeleye,iskeledeki aptal balıkçıya, Sen de kutardığın balığına...
Publicada em 06-05-2008 20:48:35 CET(UTC+1H) |
Comentários(19) | Link permanente
Profesör konferans salonuna gelmiş. Ön sırada oturan bir seyis dışında başka kimse yokmuş. Sunusunu aktarma konusunda bocalamış ve seyise sormuş:
Buradaki tek kişi sizsiniz. Size göre konuşmalı mı, yoksa konuşmamalı mıyım?"
Seyis cevap vermiş:
"Hocam ben basit bir insanım, bu konulardan çok fazla anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim."
Bu sözlerden pek etkilenen Profesör konferansa başlamış. İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş. Konferansın arasında dinleyicisinin de konferansın çok iyi olduğunu onaylayacağını düşünerek:
"Konuşmayı nasıl buldun? umarım sıklımıyorsundur ." diye sormuş.
Seyis cevap vermiş:
"Hocam sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de eğer ahıra gelip biri dışında tüm atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki tüm yemi ona verip hayvanı çatlatmazdım."
Publicada em 19-03-2008 06:00:31 CET(UTC+1H) |
Comentários(1) | Link permanente
Genç kadın, ilk kurabiyesini aldı. Adam da bir tane aldı. Bayan çok rahatsız hissetti kendisini ve: “Sinir bir şey! Havamda olsaydım, bu cüretinden dolayı onu yumruklardım!” diye düşündü.
Bayan bir kurabiye alıyor, Adam da bir tane alıyordu. Çıldıracak gibiydi bayan. Ama olay çıkarmak istemiyordu.
Nihayet son kurabiye kalınca kadın: “Bu küstah adam şimdi ne yapacak?” diye düşündü. Adam son kurabiyeyi aldı; onu ikiye böldü ve bir parçayı kadına verdi
Aaaa! Bu kadarı da fazla! Çok öfkelenmişti şimdi! Kadın sinir içinde kitabını ve diğer şeylerini alıp bir fırtına gibi giriş salonuna, oradan da uçağın içine yöneldi.
Uçaktaki koltuğuna oturdu. Gözlüğünü almak için çantasını açtı. Ne görsün? Kurabiye paketi açılmamış, orada duruyordu.
Çok utandı.
Çok büyük bir yanlış yaptığını anladı. Kurabiyelerinin paketini hiç açmadan
çantasına koyduğunu unutmuştu.
Oysaki adam,
kendi kurabiyelerini hiç sinirlenmeden ve
yüksünmeden kadınla paylaşmıştı
Kadın ise kurabiyelerinin paylaşıldığını düşünerek çok sinirlenmişti. Ve şimdi, bu durumu telafi şansı yoktu. Özür dileme olanağı da kalmamıştı.
Telafi edemeyeceğiniz
dört durum vardır.
(1)
TAŞ... Atıldıktan sonra!
(2)
Söz... Ağızdan çıktıktan sonra!
(3)
Fırsat... Kaçtıktan sonra!
(4)
Zaman... Geçtikten sonra!
Publicada em 19-02-2008 00:32:04 CET(UTC+1H) |
Comentários(14) | Link permanente