İnsanlar çoğu kez akılsız, mantıksız ve ben merkezli davranırlar Sen yine de onları affet. Eğer iyi niyetliysen ve insanlar seni bencillik ve gizli amaçlar gütmekle suçluyorsa; Sen yine de iyi niyetli ol. Eğer başarılıysan, sahte arkadaşlar ve gerçek düşmanlar kazanırsın; Sen yine de başarmaya devam et. Eğer dürüst ve açık yürekliysen, insanlar seni aldatabilir; Sen yine de dürüst ve açık yürekli ol. Senin yıllarca uğraşarak yaptığını, Bir başkası bir gecede yok edebilir; Sen yine de yapmaya devam et. Eğer huzuru bulmuşsan ve mutluysan, seni kıskananlar olabilir; Sen yine de mutlu ol. Bugün yaptığın iyilikler, yarın genellikle unutulur; Sen yine de iyilik yap. Dünya için elinden geleni yap, bu belki asla yeterli olmayabilir; Ama sen yine de elinden geleni yap. Gördün mü, sonuçta, herşey Tanrı’yla senin aranda; Hiç bir zaman onlarla senin aranda olmamıştı zaten. EĞER
Eğer, bütün etrafındakiler panik içine düştüğü ve bunun sebebini senden bildikleri zaman sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;
Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;
Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen, ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan, bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;
Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,
Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,
Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;
Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen, ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;
Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir ve yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen; ve kaybedip yeniden başlayabilir ve kaybın hakkında bir kerecik olsun bir şey söylemezsen;
Eğer sende kalp, sinir ve kas adına bir şey kalmamışsa Onları işine yaramaya zorlayabilirsen ve kendinde 'dayan' diyen bir iradeden başka bir güç kalmadığı zaman dayanabilirsen;
Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen, ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen ve halkla ilişkini kesmezsen;
Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitemezse;
Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;
Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı, altmış saniyede koşarak doldurabilirsen;
Gücün yetiyorsa git amazonu durdur Beni durduramazsın ben aşk dolu ırmagım İster önüme barikat ister ayrılık koy Damarlarında kan olup kalbine akacagım
Bak yine anılarım kapıları çalıyor Ben özlem ateşiyim senide yakacagım Unuttum demek kolay unutabilmek zor Eger sen başarırsan madalya takacagım
3 gün boyunca eve uğramamam sonucunda annem tarafindan yollanan sms: > "Dünyadan, kayıp uzay aracina! kayıp uzay aracı, nerdesin?" > > * - Anne benim param bitti, babama çaktırmadan para yollar mısın bana? > - Annen banyoda, daha dün para yolladım, baban. > >* "Oğlumu kaybettim, hükümsüzdür." imza çok mühim, "annen" degil >"annesi"... > > * Bir arkadaşım eski telefon kartını annesine vermiştir ve bundan haberi >olmayan bir diğer arkadaş bir gece geç saatte o numaraya mesaj atar : > "Çok moralim bozuk, yalnızım, içiyorum.." > Sorumluluk sahibi anne de bu durumu arkadaşıma diğer bir mesajla >bildirir: > "Ahmet diye biri mesaj atti, yalnızmış, içiyormuş. Sana neyse bu saatte, >zıkkım içsin!!" > >* Anne: bensimdiotobüsebiniyorumkapatmamgereksoforkiziyorbizial > Kız: başüstüne alırım almasına da şu kelime aralarına boşluk yapsan, >kelime aralarında 1e bas lütfen > Anne: böyledahaçokseyyazıyorumamapekisatırbitinceneyapıcam > KIz: elinin körünü yapcan anne. herife kaza yaptırıcan. gelince >anlatırım. hadi iyi yolculuklar > >* Annemin ilk cep telofunun arifesindeki ilk msg'ı: "oğlum ben annen" > >* Arkadaş uçaktan iner, telefonunu açar annesinden mesaj: "a" sonra anne >aranır "anne nedir o a?" > "'Allaha emanet olun'un a'sı o.. anlamadın mı?" > > * Babaya msg yazma teknikleri konulu seminer verilmis, gerekli görüldüğü >için bir kaç kez tekrarlanmıştır. olayı kapan baba ilk hevesle tüm msgları >mümkün olduğunca uzun yazmak konusunda ısrarlıdır... Okula dönmek için >otobüse binilir, "varinca msg at" der baba... sabah otobüsden inilir: > - baba ben geldim > - geçmis olsun, umarım yolculugun iyi geçmistir, biz de iyiyiz , sana iyi >günler diliyoruz, derslerinde muvaffakiyetler... > > * Babam: oğlum, fenerbahçe galatasaray maçında olay çıkmış oralarda >gezinme. nerdesin? > ben: açık tribün > babam: iyi bok yedin. dikkatli ol. > > * Baba : oğlum eve gelirken 2 ekmek al, yada dur dur... alma. > > * Bir arkadaşımın sinema çıkışında telefonunu açmasıyla birlikte >babasından gelen mesajda.. > -hemen telefonunu aç. yazıyordu > > * Anne: krmz sgn > ben: o ne be? > anne: ne anlamıyosun? gelirken kırmızı soğan al! > ben: haaa!!! > > * nezamangeliceksingeçolduhadigelhemen > - gelicem birazdan. 0'a basınca boşluk oluyodu hani? > - a m a n b e > - annegelmiyorumbenvazgeçtim . > > * Bir arkadaşıma annesinden gelen bir kandil tebriği: > canım oğlum pantolonun diesel, gömlegin vakko olsun kandilin mübarek >olsun > > * Haftaiçi anne arar ama barda içilmektedir, şahıs gürültülü ortamda >telefonu açmak istemez cevapsız arama olur. > - oğlum niye açmıyorsun merak ettik. > - kütüphanedeyim anne çıkınca ararım. > sonraki mesaj babadan gelir > - yalan söyleme eşşogleşşek çık bardan dışarı ara. > > Bir sürü mesaj attığım annemden cevap gelmemesi üzerine aradığımdaki >konuşma; > - anne sms lerimi almadın mı sen > - olum sadece adını yazmışsın. > - ehh anne bee. yahu dedik ya oklarla ilerliycen okuycan. > - ne oku > - oy güzel anam oyy.
Dostlar yıldızlar gibidir, onları her zaman göremezsin ama senin için her zaman var olduklarını ve seni düşündüklerini bilirsin...
Sakın üzülme hayatın hızına, en güzel yallar çabuk geçenlerdir Geleceğini oluşturacak her yeni günün bir önceki günden daha güzel, isteklerine uygun ve seni mutlu edecek şekilde olmasını dilerim. Yüzünde her zaman bir gülümseme olsun çünkü sana çok yakışıyor
Güneş kadar sıcak... Kar tanesi kadar berrak... Yağmur kadar saf ve Temiz bir ömür dileğiyle.. Doğum Günün Kutlu Olsunnnnnnnnnnnnnnn....
arkadaşlar bu sitede insanların analarına bacılarına küfürler savruluyor ve kimse tek kelime edemiyor yoksa ban yersin peki anadan bacıdan dahamı değerli ban yemek yazık diyorum sizin ananıza bacınıza küfredilsin siz daha ses çıkarmayın bakalım yazık sizin insanlığınıza yüreğinize yazık altı üstü bir poker sitesi için küfürlere gözyumuyonuz yazık başkada bişey demiyorum analara bacılara küfür ettiniz yetmedi sitede kızlara sarkmaya başladınız utnınnın yazıklar olsun
Bir üniversite profesörü öğrencilerine su soruyu sorar; - Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı? Bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar. - Evet, her şeyi Tanrı yarattı! Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine "Evet efendim" diye cevaplar. Profesör devam eder. - Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur. Çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de Tanrı şeytandır. Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör öğrencilerine bir kez daha Tanrı'nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur. Bu arada başka bir öğrenci ayağa kalkar ve "Bir soru sorabilir miyim profesör" der. Profesör sorabileceğini söyler. Öğrenci "Soğuk var mıdır" diye sorar. Profesör; "Nasıl bir soru bu böyle, tabii ki vardır" diye cevaplar. "Sen hiç soğuktan üşümedin mi?" Öğrenci "Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur; yaşamda/ gerçekte biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (273 derece C) sıcaklığın kesin yokluğudur. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir" der ve devam eder. - Profesör, karanlık var mıdır? - Tabii ki vardır. - Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık da yoktur. Yasamda/ gerçekte karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton'un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçerek! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/ mekân için kullanılan bir kelimedir. O zaman size son bir soru daha sormak isterim, efendim. Şeytan var mıdır? Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte cevaplar.. - Tabii vardır. Açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir. Öğrenci itiraz eder. - Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrı'nın yokluğudur. O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı'nın yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan/ kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde hissetmediği zaman yaptıklarının bir sonucudur. O, aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk, ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir. Profesör kürsüdeki yerine çöker. Genç öğrencinin adı Albert Einstein'dir.
Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez… Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç… Birbirleriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkiside her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında… Sırf birbirlerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra… Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu… Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerinden değildi onlarınki… Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü büyüdü… Tek eksikleri de çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk olmayınca,” bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur “ diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine sevgilerini büyüttüler… “Senin için ölürüm” derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adam da “Hayır ben senin için ölürüm” diye yanıt verirdi hep… Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, “Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak…” Kütüphanenin ikinci bir rafında başka bir not olurdu, “Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zamanda pahalı armağanlarla karşılaşırdı… Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten…
Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadında mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde “satılık” levhası asılı olan. “Ne dersin, bu evi alalım mı?” dedi adama.”Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı…” “ Sen istersinde ben hiç hayır diyebilir miyim?” diye yanıt verdi adam. “Amerika’daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı… Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık… “Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika’ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık oluğunu hissetti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi Verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı kadın: “Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor.Sen en iyisi o evi unut… “ Mutsuzluk, mutsuzluğun tadına alışmış insanlar daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, “Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat” diye dil döktü boş yere… Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği… Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, “Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım” diye sözünü kesti arkadaşı.”O, seni aldatıyor. İş yerinin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya geziyorlar “Sus, sus çabuk duymak istemiyorum bu yalanları” diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını kendisini kıskanmakla suçladı… Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı… Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın… Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, “ son bir kez kucaklamak isterim seni “ diyecek oldu ama kadın, “defol” dedi nefretle… İlke celsede boşandılar… Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu. Aradan bir yıl geçti… Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olmamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü.” Sen, buraya ne yüzle geliyorsun” Diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. “Lütfen, içeri girmeme izin var, mutlaka konuşmamız gerekiyor.” Dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:” Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika’daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi… “Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, “Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem “ diyordu… Sırayla okudu; “ Seni çok sevdim”, “Seni sevmekten vazgeçmedim” , “ Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim.” “Fakat benim için ölmeni istemedim” Şimdi bana söz vermeni istiyorum.” “Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı? “ son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın… Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:
“Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım…”
***Gönül yarasının, bir başka çiviyle iyileşmeyeceğini bilen bir yürekten "S" ana.. *** Hayatının geri kalan kısmını seninle geçirmeye İçinden defalarca kez "evet" demiş, Kalan kısacık ömrü boyunca ne senin gölgen olarak ardında, Ne engelin olarak önünde, Seninle aynı yolda ve daima yanında olmaya and içmiş birinin Yaşama sebebi olacaksın sen...
Atla da gel atına...
Uğruna, "aşk" her kapısını çaldığında yüreğinin, En içinde bir yerlerde Aklının, doğru insanın sen olduğuna, Kalbinin senin bir gün mutlaka gelecek olduğuna dair inancını Asla kaybetmediği, Ve her düştüğünde, Mıh gibi gizlediği kadife kutularında saklı seni çıkartarak, Sarılarak bunca özlemle, Seni bekleyen bir kadının, ilk kez doğan güneşi olacaksın sen..
Atla da gel atına..
Yürüdüğü o uzun sahil yollarında, Dalgaların ismini çarptığını duyarken kayalara, Tüm kalbiyle seni dileyen bir yüreğin, Nicedir kimselerin tutmasına izin vermediği, Elini tutan ve ona aşkı sil baştan öğreten olacaksın sen...
Sabahları uyandığında senden çok önce merhaba demiş olarak güne, Sana kahvaltılar hazırlayan tüm içtenliği ile, Seni içine sığdıramayacak kadar çok seven bir kadının, Erkeği olacaksın sen..
Çünkü sen,
Hastalandığında başında bekleyecek kadar gecelerce, Şefkati ile,
İşe giderken bile, her tür kötülükten korunman için dualarıyla,
Üzüldüğün anlarda, Her istediğinde, basını yaslayabileceğin bir omuzda,
...BEKLENENSİN...
Ve sen sevgili,
Kalbinin bir köşesindeki yaralar yüzünden nice zamandır aşka küsmüş, Ruhunun bir kıyısı bu yüzden hep bakir kalmış birinin, Sırlarını, Sınırlarını ilk keşfeden olabilmen için, Bir şehrin bir köşesinde bir kalbin DİLEDİĞİSİN..
Hazırsan bu denli sevilmeye, ATLA DA GEL ATINA....
ewet rüya değil gerçek önce harry kewell şimdide fernando meira galatasarayımız süper transferlerle gücüne güç katmaya devam ediyo şimdiden fenerbahçe ile çok büyük bi rekabete girceğimiz kesin şampiyonlar ligindede kıyasıya mücadele olcak iiki galatasaraylıyım ne mutlu galatasaraylıyım diyene
We BeN GiDiYorUMm İyi KöTü 3 YıL SAnıRım HeR şEy İçiN TşK EDiYoRuMm Her KEZe KıRdıKlArıM OlMuşuR MutLaKa KuSuRa BaKMasInlArr ELiMdeN GelDi kARDAr EğLenMeYee eĞLenDiRmEye çAlIşştIm Ama MacErAa BuRdaA BıttI
"Ey milletim, Ben, Mustafa Kemal'im... Çağın gerisinde kaldıysa düşüncelerim, Hâlâ en hakiki mürşit, değilse ilim, Kurusun damağım, dilim. Özür dilerim... Unutun tüm dediklerimi. Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...
Özgürlük hâlâ, En yüce değer Değilse eğer... Prangalı kalsın diyorsanız, köleler... Unutun tüm dediklerimi. Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...
*
Yoksa, çağdaş medeniyetin bir anlamı, Ortaçağa taşımak istiyorsanız zamanı, Baş tacı edebiliyorsanız Sanatın içine tüküren adamı... Unutun tüm dediklerimi. Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...
*
Yetmediyse acısı, şiddetin, savaşın. Anlamı kalmadıysa Yurtta sulh, dünyada barışın. Eğer varsa ödülü, silahlanmayla yarışın.
Unutun tüm dediklerimi. Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...
* Özlediyseniz fesi, peçeyi. Aydınlığa yeğliyorsanız, kara geceyi. Hâlâ medet umuyorsanız Şıhtan, şeyhten, dervişten. Şifa buluyorsanız, Muskadan, üfürükçüden... Unutun tüm dediklerimi. Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...
*
Eşit olmasın diyorsanız, kadınla erkek... Kara çarşafa girsin diyorsanız, Yobazın gazabından ürkerek... Diyorsanız ki, okumasın Kadınımız, kızımız;
Budur bizim alın yazımız... Unutun tüm dediklerimi. Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...
*
Fazla geldiyse size, Hürriyet, ***huriyet... Özlemini çekiyorsanız, Saltanatın, sultanın... Hâlâ önemini anlayamadıysanız, Millet olmanın... Kul olun, ümmet kalın, Fetvasını bekleyin, Şeyhülislamın... Unutun tüm dediklerimi. Yıkın, diktiğiniz heykellerimi. RAHAT BIRAKIN BENİ..."
Dur, Vurgun yediğim günlerden değil bu gün, Mavinin tutkusuna sarhoşluğum değil, Bir adımla, binlerce fersahı aştığım, Bir bakışa yandığım günlerden değil bu gün.
Bekleme, Her gidenin ardından mendil sallayan güzel, Bir benim ardımdan sallama beyaz mendilini, Ben gitmedim ki dönüşümü bekleyeceksin kıyıda, Haydi uzat! Neredeyse tutacaksın yosun ellerimi,
Susma, Her sözünün ardına sakladığın özlemini söyle bana, Yüreğinde atmaya korkan çocuk ruhunu anlat bana, İşte ben ellerindeyim yarı tanrı, yarı insan, çırılçıplak Hayallerini getirdim, en gizli “sen” düşlerinden sana.
Bitme, Bir mum alevinin oynaşındaki çıplak gölgeler gibi, Adım, adım yaklaştıkça uzaklaşan yakamoz gibi, Her hecesini bildiğim, bir garip aşk hikayesi gibi, Kovaladıkça kaçan, uzadıkça kısalan gölge gibi bitme
.... konağın kapısında beliren ay yüzünü görülmemesi için hint ipeğinden bir ehramla örtmekte ve yavaş adımlarla aşşağıya doğru ahşap merdivenlerden inmektedir. Güneşin yaprakları arasından sızdığı koskoca çınarın bu güzellik karşısında secde ettiğine neredeyse yemin bile edebilirdim. Kapının önünde bekleyen paytona asil ama kendinden emin adımlarla binerek iki çekerli paytondan gelen nal sesleriyle toprak yolun sonunda toz bulutunun arasında gözden kaybolur. İşte böyle bir hikayenin kahramanıdır; 'Nisanur'
Amerikan: korkarim seni oldurecegim! Turk: salavat getir lan!
Amerikan: hey steve, neden kendine bir icki koymuyosun? Turk: la suleyman, kap iki bira gel bakim hemen!
Amerikan: lanet olsun sana christine! Turk: allah belani versin nurcan!
Amerikan: tanri askina brad kes sesini artik! Turk: allahim sen bana sabir ver, sus lan yeter!
Amerikan: aman tanrim simdi napicaz?!? Turk: sictik?!?
Amerikan: ne derler bilirsin jack, hayat beklenmedik surprizlerle doludur... Turk: valla oglum bir soz var hani, kaderde varsa düzülmek neye yarar üzülmek...
2 AMERİKALININ konuşması; Amerikan 1: dante'nin bu kitabini okudun mu micheal? Amerikan 2: aaa evet , gercekten edebi degeri olan bir calisma.
Buna karşılık 2 TURKUN konuşması; Turk 1: abi da vinci sifresini okudum super! Turk 2: lan birak! iyice entel dantel oldun ! Layt herif !!
Amerikan:: hey jerry gel pizza ye dostum... Turk: sülo gel lan buraya mis gibi menemen yaptik...
Amerikan: FBI.... müsadenizle bir kac soru sorabilir miyim? Turk: polisim ben! nerdeydin lan dun esek herif?
Amerikan: (ses cikarmadan el i$aretiyle) sen oraya sen buraya sessiz olun... Turk: Dagiliyoruz haydaaaaaaaaa! !!
Simdi sen isyerinde falansindir. Yanagina elin dayali sikilmaktasindir. Ya da gazeteyi almis tersyuz etmektesindir sikintiyla. Haklisin. Evet haklisin: Gitmeli buralardan. Gitmeli!
Denizin betonlar icine sikistirilmadigi yerlere gitmeli. Gokyuzunun sokak araliklarina bolunmedigi, "Kesintisiz Gokyuzu Diyarlarina" gitmeli. Kucuk bir cantayla, her seyi evde unutarak, kisa donemli mulksuzleserek, hafifleyerek denize inmeli.
Sabaha karsi bir gun bir arabaya atlayip, hizla yola cikmali. Dag yollarinda cesmelerde durup sulari dirseklerden akitmali, boynu islatmali, islak islak ruzgarda durmali. Ilk kir kahvesi, bir yolculuk surprizi olarak, civarin en guzel kahvaltisini hazirlayan yer olmali.
Domates gunesi kizil yansitirken, salataliklar insanin icini genisleten kokusuyla kitirdarken tepenizdeki agactan yapraklar dusmeli tahta masaya. Sehrin naylonlu ekmeklerinden degil, kol ici gibi beyaz ve yumusak ekmeklerden getirmeli bir yasli, gulec kadin durmadan. Yumurtanin sarisi gun batiminin seker rengi gibi aniden ortaya cikivermeli. Cemal Sureya'nin dedigi gibi: "Kahvaltinin mutlulukla bir ilgisi olmali."
Sonra kekikli yollardan, dikenlerin uzerinde circir boceklerinin uyuklatan seslerinden gecmeli. Tuhaf tabelalara, komik kamyon arkasi yazilarina gulunmeli. Gevsek gevsek yol alinmali. Yol su gibi akmali, sehir ustunuzden basinizdan su gibi... Akita akita iyice temizlenince beyaz boyali bir pansiyona varmali. Sabun kokmali carsaflar.
Her seyi oylece birakip, plansiz programsiz denize "cup!" diye dalmali. Cup! Denizin altina bakmali. Denizin dibinde guler misiniz siz? Baliklar yanaginizdan gecince, yosunlar ayaklarinizi gidiklayinca veya akliniza simdi sehirde olmadiginiz, tam burada oldugunuz gelince...
Gulumseyin. Sanki denizin dibinde yasiyormussunuz gibi oluyor, nedense. Bir de soyle tam dipteyken yuzunuzu suyun yuzune dondurmeli. Denizin dibinden gunese baktiniz mi hic siz? Insan gumusbaligi gibi oluyor, nedense. Pansiyon sahibi aksama ahtapot salatasiyla, zeytinyagli ic bakla yapmali. Sarimsakli yogurdun uzerine, nese olsun diye iki damla zeytinyagi dokmeli.
Nereden bulmussa sakiz rakisi almis olmali. Cam kokmali iciniz; orman gibi bir sey olmalisiniz. Eski bir radyo acik olmali. Muzeyyen Senar "Kapildim gidiyorum bahtimin ruzgarina" sarkisini soylemeli. Butun sevdiginiz sarkilar art arda gelmeli, ayikken asla anlatamayacaginiz o buyuk coskulu huzun basmali gogsunuze. Iki satir bir yere not almak gelmeli icinizden. Sanki peceteye bir seyler karalarsaniz bugunu hep elinizde tutabilecekmissiniz gibi. Oyle tuhaf bir sey yani.
Yataga tuy gibi dusmelisin sonra. Uyudugunu bilmemelisin. Ruyana baliklar girmemeli; sen ruyanda kendini bir balik olarak gormelisin. Ertesi gun daha kim bilir neler yapacaksin? Uyurken sanki bu yuzden acele edersin. Uyandiginda ise bir an durursun kalkmadan once, denizin sesini dinlersin. "Buradayim" dersin, "Tam burada!" oyle kendi kendine gulersin. Yaa! Iste boyle.
gecenin sessizliği vurur kalbıme .. oySa aydınlıklar icinde ne cok çığlıklıklar duyulurdu .. yureimin derinlıklerinde ne cok cığlıklar duyulurdu .. yureımın derinlıklerinde içimi acıtmadan git smdi .. olmuyorsa olmuyor işte kalbımı paramparca etmeseydın .. bıyerın olurdu ama git smdı bıyerın olurdu ama git smdı .. sen ben olabılseydın bendekı senı gorseydın biyerın olurdu .. ama Git şimdi .. sen ben olabılseydın .. bendekı senı goreseydın biyerım olurdu .. ama git şimdi .. içimi acıtmadan git şimdi olmuyorsa olmuyor işte ! kalbimi paramparça etmeseydın biyerın olurdu ama git şimdi , biyerın olurdu ama git şimdi sen ben olabılseydın .. bendekı senı gorseydın biyern olurduu ama git şimdi .. sen ben olabılseydın bendekı seni gorseydin .. bıyerın olurdu ama git şimdii ... !!!
ama mutluluk, sevgi ve neşe verirler. Bağırmak istediklerinde gülümserler. Ağlamak istediklerinde şarkı söylerler. Mutlu olduklarında ağlarlar.
Bir kadın tanırım, çok güçlü espirileri ile sevdiklerine kendilerini iyi hissettirir. Öyle kadınlar bilirim karlı bir günde telefon başında bekler arkadaşının ' eve güvenle geldim! ' telefonunu kaçırmamak için. Bir dost bilirim yıllar önce söylediğim sırrı özenle tutup asla bir daha ortaya getirmeyen.
Kadınların özel bir tarafı var. Gönüllü çalışır, hasta bakıcılık yapar çaresizlere yiyecek taşırlar. Öğretmen, memur. doktor, hemşire yönetici, avukat, evhanımı, komşudurlar. Takım kıyafet giyer, kot ve üniforma. İnandıkları uğruna savaşır, haksızlığa karşı dururlar. Barış için, sevgi için, doğruluk için konuşur, yürür, başvurur, çırpınırlar
Aynı anda göz yaşlarını silebilir, yaraya pamuk koyar ve sırtını sıvazlayabilirler. Ailesi daha çok yesin diye az yiyebilir, çocukları kitap alabilsin diye yeni bir ayakkabı almadan bir kış daha geçirirler. Okul aile toplantılarına gider, hasta çocuğu için okula koşarlar.
Dostlarını destekler, korkmuş arkadaşı ile doktora giderler. Gerektiğinde para verir, koşulsuzca severler bilginin güç olduğunu bilir ama genede yumuşaklıkla işlerini hallederler.
Çocukları ödül aldığında, başarılı olduğunda yada sadece mutlu olduğunda ağlarlar. Kimi zaman omuz, kimi zaman bir çift kulak, kimi zamanda yardım eden bir ses olurlar.
Hiç güçleri kalmadığında bile, dimdik ayakta dururlar. Zor durumları kontrol eder, yorgunken bile enerji verirler. İhtiyacı olan bir dost için uykusuz kalır yalnızken yanına koşarlar.
Bir kadının dokunuşu her yarayı iyileştirir. Bir kucaklama, bir öpücük kalpleri tamir eder. Romantik bir geceyi unutulmaz yapabilir. Kocasının, çocuklarının ve arkadaşlarının en iyi özelliklerini ortaya çıkarabilir. Gölgede kalmaktan şikayet etmez. Zorlamak yerine nazikçe cesaretlendirir. Şefkatli sözler fısıldayabilir, çığlık çığlığa taraftar olabilir, ve korkuları gülerek uzaklaştırabilir. Moralini düzeltip, kendine güven getirebilir bir kayıp yada kavga sonrası aileyi bir araya getirebilir.
Kadın her çeşitte, her ölçüde, her renkte ve şekilde olur. Evlerde, apartmanlarda, gece kondularda yaşar. Yürür, araba kullanır, uçar yada koşar. Dostuna basit bir e-mail gönderererek ne kadar değer verdiğini anlatır. Haksızlıkları affetmek ve unutmak için yürekleri vardır. İyiliği unutmayan, her zaman hatırlayan, Sevgi ve sadakat ile çarpan bir kalpleri vardır. İşte dünyayı döndüren kadının kalbidir.
Bir kadın aynı anda hem ağlayabilir hem gülebilir. hem üzgün hem umutlu olabilir. hem affedebilir hem cesaretlendirebilir .
Kadın sadece doğum yapmaktan çok daha fazlasını yapar. Neşe ve umut getirir. Hayal kurmayı ve hedeflere ulaşmayı öğretir. İhtiras ve idealleri verir. Bir insanın hayatına girer ve yaşamı değiştirir.
Geriye bütün isteği Bir sıcak kucaklama Bir sıcak gülümseme Ve bir sıcak öpücüktür.
Verdiğin acılar için sana şükürler olsun Allah'ım!
"Gün
gelecek Allah'a bana yaşattığı bu sıkıntılar için şükredeceğimi biliyorum"
demişti bir arkadaşım. Belki de hayatının en zor günlerini yaşıyordu.
Zorlukların insana ne kadar büyük dersler verdiğini uzun uzun konuşmuştuk. Bir
acının öğrettiğini bin kahkahanın öğretemeyeceği üzerine birçok örnekler
vermiştik o konuşmamızda.
Aradan iki yıla yakın bir zaman geçince
arkadaşımın haklı çıktığını gördük. O günlerin acı görünen olaylarının,
kendisine ne kadar büyük kapılar açtığını gördükçe "verdiğin acılar için sana
şükürler olsun Allah'ım!" demeye başladı.
Gündüzleri fırsat buldukça
bir araya geldiğimiz arkadaşıma o günlerde aşağıdaki hikayeyi yollamıştım.
* * * * * * *
Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı
yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi,
üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği
fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.
Hayranlıkla fincanı
seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle
dedi;
"Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben
hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.
Kadın
şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!
Kekeleyerek: "Nasıl? Anlayamadım?" diyebildi yaşlı kadın.
"Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir
sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara
dayanamayıp:
"Yeter! Lütfen dur artık!" diye bağırmak zorunda kaldım.
Ama usta sadece gülümsedi ve; "Daha değil!" diye cevapladı beni. "Sonra
beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe
başım da döndü. Sonunda yine haykırdım: "Lütfen beni bu şeyin üzerinden
kurtar. Artık dönmek istemiyorum!" Ama usta bana bakıp
gülümsüyordu:
"Henüz değil!"
"Derken beni aldı ve fırına koydu.
Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum.
Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak
öldürecek" Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da
bağırıyordum: "Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!" "Pencereden
onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve "Daha değil!" diyordu.
"Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes
alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne
koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.
"Boyalı fırçayla bana hafif
hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben
gıdıklanıyordum.
"Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!" dedim. Onun
cevabı ise aynıydı: "Henüz değil!"
"Sonra beni nazikçe tutup yine fırına
doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. "Hayır! Beni yine fırına sokma,
lütfeeen!" diye bağırdım.
Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı
kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. "Bu sefer beni gerçekten yakıp
kavuracak!" diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine "Daha
değil!" diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının
yuvarlandığını gördüm.
"Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu
düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı.
Derin bir nefes aldım, hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir
rafa koydu ve usta şöyle dedi:
"Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine
bir bakmak ister misin?" Ona "Evet" dedim.
Bir ayna getirip önüme
koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve "Bu ben değilim.
Ben sadece bir çamur parçasıydım."
"Evet bu sensin!" dedi usta. Senin
acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline
geldin.
Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım,
kuruyup gidecektin. Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz
olacaktın. Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın. Boyamasaydım,
hayatında renk olmayacaktı. Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın
oldu. Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde."
Ve ben kahve
fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:
"Ustam!
Sana güvenmediğim için beni affet! Bana zarar vereceğini düşündüm. Beni
benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim. Bakışım kısaydı, ama
şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum. Benim sıkıntı ve acı
diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim… Teşekkür
ederim."
* * * * * * Usta fincanı, Yaratıcı insanı
şekillendirir. Yeter ki acı da ki hikmeti görelim. Kahrın da hoş, lûtfun
da hoş demesini bir öğrenebilsek…
GÖZÜMDEN ÖPME AYRILIK DERDİN.... Bir kız var.Güzel,çekici,alımlı. universitede öğretmenlik okuyor. Erkekde aynı şehirde teknikerlik okuyor. Bi arkadaş ortamında tanışıyor iki genç. Ve arkadaşlıklarını pekiştiriyorlar... Sonra ikisinin de dudaklarından o sihirli kelimeler dökülüyor kızın okulunun bitmesine çok az kala.... Erkeğin okulunun bitmesine daha iki yıl var. Bu arada kızın akrabaları,ailesi kızı dört elden evlendirmeye çalışıyorlar. Erkek çaresiz. Kız erkeğin okuduğu şehirde kalabilmek için her şeyi yapıyor.Her yolu deniyor. Bu arada ailesinin damat arayışları sürüyor. Kız sevgilisini söyleyemiyor ailesine.Erkek daha öğrenci ve kızdan bir yaş küçük. Ailesinin tepkisinden çekiniyor kız. Kız erkeğin bulunduğu şehirde dershanenin biriyle anlaşıyor ama ilk yıl para vermeyiz diyor dershane sahipleri.. Bundan sonra işler daha da zor duruma giriyor. Kızla erkeğin aynı şehirde birlikte yaşayabilmeleri için para lazım ama yok... Kızın ailesi orada çalışırsan sana zırnık göndermeyiz diyor. Erkek elinden geleni yapıyor.gündüz okuyor gece çalışıyor ama ne fayda.ögrenciye kim ne kadar maaş verir ki! Bulundukalrı şehirde bir ev tutmaya kalksalar ev kirasının üçte biri kadar. Tesadüf ya...!!! Erkeğin bütün bursları,kredileri kesiliyor. Daha sonra kızı evlendirme çabalarıi hızlanıyor ve kızı memleketinden çağırıyorlar. Kız mecburen gidiyor ve bir daha geri dönemiyor. Erkek perişan bi halde...okulu bırakıyor... Kız memleketine gittiğinde her şeyi göze alıp söylüyor. Kızın ailesi kızla erkeğin ilişkilerini tamamen koparıyor.değil görüşmek seslerini bile duyamıyorlar birbirlerinin. Erkek okulu bıraktıktan sonra bi süre perişan geziyor. Kız da bu arada evleniyor.
Erkek bi işe giriyor ve kısa sürede başarılı olup konumunu üst makamlara taşıyor Ve kızın yaşadığı şehirde çalışmaya başlıyor Kız evlendikten iki buçuk ay sonra boşanıyor.Ama kızı eve kapatıyor ailesi... Erkek kızı araştırıyor.ve kızla iletisime geciyor.birbirlerini halen cok seviyorlar. Ve bir gece her şeyi göze aıp kızı evinden kaçırıyor. İki genç geçen acıların ardından mutlu gözlerle birbirlerine sarılıyor...Erkeğin memleketine doğru yola çıkıyorlar. Yolda alkollu bir araçla çarpışıyorlar ve ikisi de oracıkta can veriyor. Tam kavuştuk derken..... Erkeğin cep telefonunda okul yıllarında kızla birlikteyken bir MSJ!!!
Değişik ülkelerden gelmiş insanlar aynı masada birer kadeh şarap ısmarlarlar. Şaraplar gelince bakarlar ki, her birinin kadehinde birer karasinek vardır. Acaba kim nasıl tepki verecek? İşte bu sorunun cevabı :
İsveçli, aynı kadehte yeni şarap getirilmesini ister. İngiliz, yeni kadehte yeni şarap getirilmesini ister. Finlandiyalı, sineği kadehten alır ve şarabı içer. Rus, şarabı sinekle içer. Çinli, sineği yer fakat şarabı içmez. İsrailli, sineği yakalar ve Çinliye satar. Yunanlı, şarabın üçte ikisini içer ve yeni şarap ister. Norveçli, sineği yakalar ve yem olarak kullanmak üzere balığa çıkar. İrlandalı, sineği ezerek şaraba karıştırır ve İngiliz´e ikram eder. İskoç, farkında olmadan şarabı sinekle içer, sinek boğazına takılınca; ´Allah kahretsin şimdi içtiğimi kusacağım!´ der. Amerikalı, lokantaya tazminat davası açar ve 65 milyon dolar tazminat talep eder. Türkleri masada temsil etmekte olan Temel ise yandaki eczaneden bir sinek ilacı almaya gider.
Ben bir Türk'üm; dinim, cinsim uludur; Sinem, özüm ateş ile doludur. İnsan olan vatanının kuludur. Türk evladı evde durmaz giderim. Muhammed'in kitabını kaldırtmam; Osmancık'ın bayrağını aldırtmam; Düşmanımı vatanıma saldırtmam. Tanrı evi viran olmaz, giderim. Bu topraklar ecdadımın ocağı; Evim, köyüm hep bu yerin bucağı; İşte vatan, işte Tanrı kucağı. Ata yurdun, evlat bozmaz, giderim. Tanrım şahit, duracağım sözümde; Milletimin sevgileri özümde; Vatanımdan başka şey yok gözümde. Yâr yatağın düşman almaz, giderim. Ak gömlekle gözyaşımı silerim; Kara taşla bıçağımı bilerim; Vatanımçin yücelikler dilerim. Bu dünyada kimse kalmaz, giderim.
Gitme..ruhum sen yokken hicran düşer bu şehre.Gitme...sevgim sen yokken tutsak düşerim bir isyan gecesine...Ölürüm..Sen yokken... bilardo-8-2004 istanbul odası hepinizi sevdim..buraya kadarmış..beni seven sevmeyen herkese mutluluklar aeo...